İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının 28.09.2018 tarih ve 652 sayılı yazısına konu TELE 1 logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşun 07.09.2018 tarihinde saat 20:05’de yayınladığı "18 Dakika" isimli program yayınına ilişkin uzman raporu ile video görüntülerinin incelenmesi ve değerlendirilmesiyle yapılan görüşmeler sonucunda;
İhlale konu programda, Türkiye'nin İŞİD ve El Nusra gibi cihatçı teröristleri desteklediği yönünde yapılan yorumların tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkeleriyle bağdaşmadığı ve ülkemizin saygınlığını zedeleyici nitelikte olduğu, geniş kitlelere ulaşan yayın kuruluşunun gerekli araştırmalarla doğrulayabileceği bir haberi gerekli özeni göstermeden ve bu iddiaları destekleyici herhangi bir delil ortaya konmaksızın kesin ifadelerle ekrana getirmesinin kamusal sorumluluk anlayışıyla bağdaşmadığı, bu nitelikte yapılan haberlerin toplumda özgürce kanaat oluşumunu engelleyebileceği ve bu nedenlerle mezkur yayında, 6112 sayılı Kanun’un 8'inci maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinin ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar verilmiştir.
“Bahsi geçen programın katılımcılarında Prof. Dr. Emre Kongar sosyal bilimler alanında ülkemizin saygın akademisyenlerinden birisidir. Onlarca kitabı ve yayınlanmış yüzlerce makalesi vardır. Yine Merdan Yanardağ Türkiye’nin güncel siyasi gelişmelerine ilişkin kitapları olan gazeteci ve yazar bir kimliğe sahiptir. Muhalif çizgileriyle bilinen bu kişilerin televizyondaki programlarında iktidarı eleştirmelerinden daha doğal bir durum yoktur.
Bahsi geçen programın deşifreleri ve görüntüleri incelendiğinde, İran’ın başkenti Tahran’da yapılan ve İran, Rusya ve Türkiye’nin katılımcı olduğu, Suriye’deki meselelerin konuşulduğu Zirve üzerine değerlendirmelerde bulunulmuştur. Merdan Yanardağ Türkiye’nin Zirvede yürüttüğü politikayı eleştirmiş ve Rsuya devlet başkanının medyaya da yansıyan sözleri üzerinden “Bu masada ne İŞİD var, ne El-Nusra var. Hiç kimse sivilleri bahane ederek teröristleri desteklemeye, teröristleri korumaya kalkmasın diyor ve bu canlı yayında yansıyor. Türkiye daha doğrusu AKP iktidarı Tahran Zirvesi sonuç bildirisine İDLİB'te ateşkesi sokmaya çalışıyorlar ve reddediyor hem Ruhani İran ve hem Rusya reddediyor. Şimdi İDLİB'te sivillerin zarar göreceği bahanesiyle İDLİB'e toplanan cihatçı ruh hastası katiller, siyasal İslamcı teröristler Suriye'de ölen yaklaşık iki milyon insanın katledilmesinden sorumlu oldukları halde bunları tuhaf bir biçimde korumaya çalışan tek bir ülke var dünyada. Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt filan bunlar bile terk ettiler. Türkiye'deki ihbancı yönetim, siyasal İslamcı yönetim, Türkiye'deki AKP iktidarı İDLİB'teki cihatçıları korumaya çalışıyor, tuhaf bir şekilde fakat başarısız oluyor ve Türkiye açısından çok acı bir tablodur bu.” ifadelerini kullanmıştır.
Emre Kongar ise; “İDLİB'e Suriye ordusunun kendi alanını özgürleştirmek için yapacağı hem Rusya, hem de İran tarafından desteklenen operasyona karşı Türkiye oradaki Suriye iktidarına, Suriye yönetimine karşı savunan, Suriye yönetimine karşı savaşan insanları korumak için durdurmaya çalışıyor, bu biliniyor zaten. Nereden biliyoruz? Biz Davutoğlu zamanından beri biliyoruz. IŞID'a o katil, o ırz düşmanı, o korkunç bilmem ciğer söküp, kalp yiyen insanlara öfkeli gençler dedi hiç unutmayın öfkeli gençler. Onlar için Antep'te hastaneler açıldı, onlar için buradan asker alma büroları İstanbul'da kuruldu şimdi anlatmayayım uzun uzun, arkadaşların ofislerinin yanında bunlara asker alma büroları açıldı, kiraları Dışişleri Bakanlığı tarafından ödenmek kaydıyla filan. Şimdi dolayısıyla bu biliniyor. Gidiyorsunuz Putin var, İran orada, Rusya orada siz de Türkiye olarak bunlara bir şey kabul ettirmeye çalışıyorsunuz yani bir pazarlık var. Yav bu pazarlık canlı yayında, bütün dünyanın önünde, televizyoncuların ve gazetecilerin kayda aldığı, tanık olduğu yerde yapılır mı? Bunu lider yapmaz bunu bir defa o Astana sürecinin işte bilmem içinde bulunan bürokratlar, teknisyenler yapar. Gider der ki işte sonuç bildirileri çünkü lider kaleme almaz ki sonuç bildirileri teknisyenler tarafından kaleme alınır ve önceden hazırlanır. Bu toplantının önceden hazırlanan sonuç bildirisi konusunda Türkiye çıkar pazarlığını yapar ne taviz verecekse verir, vermezse vermez biz onları pek bilmeyiz görmeyiz de ne kadar meseleyi kendi açısından Türkiye'de değil AKP iktidarı. Biliyorum Merdan diyecek ki ya Türkiye değil onlar beni temsil etmiyor, AKP iktidarı diyecek, ne veriyorsa orada hazırlar. Hayır bunu hiç yapmıyor, toplantı da bitmek üzere. Bütün dünyanın televizyonları, kayıtları içerisinde pazarlık etmeye kalkıyor Türkiye'yi temsil eden AKP Genel Başkanı, AKP Genel Başkanı, AKP Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı olarak ta seçilmiş ama AKP Genel Başkanlığını uhdesinde bulunduran zat, bütün bu dünyanın kayıt altına aldığı seyrettiği televizyon, medya ortamında pazarlık etmeye kalkıyor ve daha korkuncu başarısız oluyor.” İfadeleri ile hükümetin hem Suriye politikasını hem de Zirvedeki tutumunu eleştirmiştir.
AİHS'nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir”.
AİHM’ye göre ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz. (Handyside/Birleşik Krallık, 5493/72, 07.12.1976).
İfade özgürlüğü, özellikle kurulu düzene ters düşen, şoke eden ya da meydan okuyan fikirlerin korunması açısından önemlidir (Women On Waves ve diğerleri/Portekiz, 31276/05, 03.02.2009). AİHM, birçok kararında, AİHS'nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. Bu anlamda, AİHS'de özel olarak düzenlenmeyen basın özgürlüğü, AİHS'nin 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü içerisinde ele alınmıştır.
Yukarıdaki AİHM kararlarına paralel olarak birçok Yargıtay emsal kararlarında ifade ve basın özgürlüğüne ilişkin AİHS’in 10. Maddesi bağlamında şu ifadelere yer verilmiştir;
“...Sözleşme’nin 10/1. fıkrasında güvence altına alınan ifade özgürlüğünün, demokratik toplumun ana temellerinden birini ve yine bu toplumun gelişmesi ve her bireyin kendini geliştirmesi için esaslı şartlarından birini oluşturduğunu hatırlatarak ifade özgürlüğünün, Sözleşme’nin 10/2. fıkrasının sınırları içinde, sadece lehte olan veya muhalif sayılmayan veya ilgilenmeye değmez görülen "haber" veya "fikirler" için değil, ama aynı zamanda muhalif olan, çarpıcı gelen veya rahatsız eden haberler veya fikirler için de uygulandığını, bunun, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olduğunu, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olamayacağını ...” belirtmiştir.”
İfade özgürlüğü ve bu bağlamda basın özgürlüğünün asıl, sınırlamanın ise istisna olduğu unutulmamalıdır. Sınırlamanın kanuni olması, meşru amaca dayanması ve demokratik toplumda gerekli ve orantılı olması da gözetilmelidir.
Basın özgürlüğü, bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür, diğer yönüyle ise bu özgürlük, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Bu şekilde basın kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından birincil derecede önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevini yapabilir. Bu görevini yerine getirmek için basına bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Böylece basına, ifade özgürlüğünü kullananlar arasında ayrıcalıklı bir statü verilmiştir.
Yukarıdaki mevzuat ve evrensel kurallar bir arada değerlendirildiğinde; yorumcuların ifadeleri her ne kadar siyasal iktidarı rahatsız edici olsa da ifade özgürlüğünün sınırları içerisinde değerlendirilmeli ve bir müeyyide uygulanmamalıdır.”
Görüşünde olduğum için çoğunluk kararına katılmıyorum.


