İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının 24.12.2018 tarih ve 1074 sayılı yazısına konu HALK TV logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşta 21.12.2018 tarihinde saat 21:00’de yayınlanan “Uğur Dündar İle Halk Arenası” isimli program yayınına ilişkin uzman raporu ile video görüntülerinin incelenmesi ve değerlendirilmesiyle yapılan görüşmeler sonucunda;
Karara konu programda; program sunucusu ile program konukları arasında sarf edilen; "Bu bizim polarizasyondan bu kargaşadan kurtulmamızın tek çaresi de demokrasi diye düşünüyorum. Oraya ulaşabilirsek ne ala kavga dövüş olmaz biz bu işin içinden çıkarız. Ulaşamazsak her faşizmin olduğu gibi karşılaştığı gibi belki liderini ayağından asarlar belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki adı geçen başka liderlerin yaşadığı gibi kötü sonlar yaşayabilir ama bize yazık olur, biz harap oluruz. Bu güzel bir ülke, necip Türk Milletidir, necip bir Türk Milletidir, bize kıymasınlar. Bizim demokrasi adına direnmemiz gerekli, bu direnci gösteriyor muyuz derseniz ben çok gösterdiğimiz kanaatinde değilim.", "Sandığa da sahip çıkmak lazım yani sandık esasında pek demokrat bir şey değildir yani her şey sandıkta çözülmez ama burada sandığa da sahip çıkmak zorundayız..", "Onun dışında kim Rusya'ya döndüyse iktidardan gitti onu da söyleyeyim. Adnan Menderes bir ay sonraya randevu almıştı ihtilal oldu, Süleyman Demirel aynı şekilde kuzeye döndüğü zaman ihtilal oldu. Bakalım darısı kimin başına." şeklindeki ifadelerin, toplumu kin ve düşmanlığa tahrik, nefret duyguları oluşturabilecek nitelikte olduğu, bu nedenle mezkur yayında, 6112 sayılı Kanun'un 8'inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin ihlal edildiğine “oy çokluğu” ile karar verilmiştir.
“İfade özgürlüğü; çoğulcu ve anayasal demokrasilerin temel taşlarındandır. Farklı tanımlara yer verilmekle birlikte genel kabule göre, ifade özgürlüğü; insanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği fikir ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkan ve serbestisidir. İfade özgürlüğü, sadece “düşünce ve kanaat sahibi olmayı” değil, “düşünce ve kanaatlere ulaşma” ve “düşünce ve kanaatleri açıklama, yayma” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Ayrıca ifade tarzları, biçimleri ve araçları da bu özgürlük kapsamında değerlendirilmektedir.
İfade özgürlüğü; insan hakları hukuku belgelerinde ve anayasalarda, temel haklar ve ödevler kategorisinde, birinci kuşak haklar arasında yer almaktadır. Bu nedenle çoğulcu demokrasilerde ifade özgürlüğü; herkes için geçerli, özüne dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez bir hak ve yaşamsal bir özgürlük niteliğindedir.
Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı 26. maddesinde; “Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar...” şeklindeki düzenleme, Anayasa'nın 28. maddesinin birinci fıkrasında “basının hür olduğu ve sansür edilemeyeceği”, üçüncü fıkrasında “basın ve haber alma özgürlüğü bakımından devletin pozitif yükümlülüklerinin bulunduğu”, dördüncü fıkrasında da “basın özgürlüğünün sınırlandırılmasında Anayasa'nın 26 ve 27. maddeleri hükümlerinin uygulanacağı” hükümleri ile ifade özgürlüğü anayasal güvence altına alınmıştır.
Bunu dışında, Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrası; usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı hükmünü içermektedir. Bu nedenle iç hukukumuz açısından, Türkiye'nin taraf olduğu 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ‘de (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS) ifade özgürlüğünün nasıl düzenlendiği ve AİHS'nin esas uygulayıcısı ve içtihat mercii olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) ifade özgürlüğüne yaklaşımı önem kazanmaktadır.
AİHS'nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir”.
AİHM’ye göre ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz. (Handyside/Birleşik Krallık, 5493/72, 07.12.1976).
İfade özgürlüğü, özellikle kurulu düzene ters düşen, şoke eden ya da meydan okuyan fikirlerin korunması açısından önemlidir (Women On Waves ve diğerleri/Portekiz, 31276/05, 03.02.2009). AİHM, birçok kararında, AİHS'nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. Bu anlamda, AİHS'de özel olarak düzenlenmeyen basın özgürlüğü, AİHS'nin 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü içerisinde ele alınmıştır.
Yukarıdaki AİHM kararlarına paralel olarak birçok Yargıtay emsal kararlarında ifade ve basın özgürlüğüne ilişkin AİHS’in 10. Maddesi bağlamında şu ifadelere yer verilmiştir;
“...Sözleşme’nin 10/1. fıkrasında güvence altına alınan ifade özgürlüğünün, demokratik toplumun ana temellerinden birini ve yine bu toplumun gelişmesi ve her bireyin kendini geliştirmesi için esaslı şartlarından birini oluşturduğunu hatırlatarak ifade özgürlüğünün, Sözleşme’nin 10/2. fıkrasının sınırları içinde, sadece lehte olan veya muhalif sayılmayan veya ilgilenmeye değmez görülen "haber" veya "fikirler" için değil, ama aynı zamanda muhalif olan, çarpıcı gelen veya rahatsız eden haberler veya fikirler için de uygulandığını, bunun, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olduğunu, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olamayacağını ...” belirtmiştir.”
İfade özgürlüğü ve bu bağlamda basın özgürlüğünün asıl, sınırlamanın ise istisna olduğu unutulmamalıdır. Sınırlamanın kanuni olması, meşru amaca dayanması ve demokratik toplumda gerekli ve orantılı olması da gözetilmelidir.
Basın özgürlüğü, bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür, diğer yönüyle ise bu özgürlük, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Bu şekilde basın kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından birincil derecede önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevini yapabilir. Bu görevini yerine getirmek için basına bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Böylece basına, ifade özgürlüğünü kullananlar arasında ayrıcalıklı bir statü verilmiştir.
İfade özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olan basın özgürlüğüne ilişkin gerek Anayasa gerek AİHS hükümlerine uygun davranılmaması, devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykırı hareket etmesi anlamına gelecektir. Zira, negatif yükümlülük kapsamında yetkili makamlar, zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili bir biçimde korunması için gerekli önlemleri almalı, ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı ile diğer kişilik haklarının korunması arasında adil bir denge kurmalıdır. Adil bir dengenin sağlanmasında hukuki düzenlemeler kadar bu düzenlemelerin uygulamaya yansıması da önem taşımaktadır.
Türkiye medyası çok kanallı, tek sesli bir yapıya doğru evrilmektedir. Böylesi bir durumun doğal sonucu olarak; farklı görüşlerin, değerlendirmelerin kendilerine ekranlarda yer bulamaması, toplumun farklı kesimlerinin seslerini duyuramaması nedeniyle Türkiye medyası düşünsel çölleşme dönemini yaşamaktadır.
Somut olayda bahsi geçen gün ve tarihte HALK TV’de yayınlanan Uğur Dündar İle Halk Arenası programı, siyasal iktidara muhalif siyasetçi, sanatçı, yazar vb. kişilerin medyada yer bulabildiği az sayıdaki programlardan birisidir. Doğası gereği bu programda siyasal iktidara yönelik eleştirilerin yer alması olağandır. Bahsi geçen günde ve saatlerce süren programın konukları, sanatçılar Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’dir. Özellikle Akpınar’ın siyasal iktidara ilişkin eleştirileri sosyal medyada yoğun bir şekilde yer almış ve hemen ertesi gün Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Beni ipe götüreceklermiş. Bunu sanatçı görünümü altındaki müsveddeler yapıyor. Senin her yerin sanatçı olsa ne olur. Şimdi yargıya gitsinler bunun hesabını versinler. Öyle karşılıksız bu işleri bırakamayız. Bunun bedelini ödeyecekler.” ifadeleri ile ağır eleştirilerine hedef olmuş hafta sonu süratle adli soruşturma başlatılmış ve Üst Kurul’un da ilk toplantısında gündemine getirilmiştir.
Dündar’ın toplumun son dönemlerde ayrıştırıldığı ve bu konu hakkında ne düşündüğü sorusu üzerine Akpınar Eugene Ionescu’nun Gergedan isimli eseri üzerinden benzetme yoluyla Türkiye’de oluşan sakil insan ve düşünce türünü eleştirmiştir. Burada belirli bir siyasi partiyi ya da seçmeni işaret etmeden genel bir ifade şekli ile “Kargaşayı da bölünmeyi de polarizasyonu da maalesef bunlar yapıyor. Bunların karşısında ancak insan olarak insanlığımıza sahip çıkarak bunları saf dışı etmek zorundayız başka çaremiz yok diye düşünüyorum. Eğer bu polarizasyon böyle giderse bırakın sokak şeyini hak aramayı iç savaşa kadar gideriz Allah göstermesin hakikaten. Onu hiç birimiz arzulamadığımız için gene bazı kavram kargaşası yaratan tarifleri yeniden yapmak gerekir diye düşünüyorum.” ifadelerini kullanmıştır.
Konuşmasının bundan sonraki kısmında gerçekten entelektüel bir doyuruculukla “demokrasinin” ülkemizde ne olduğu ve nasıl olması gerektiğine yönelik açıklamalar yapmaktadır. Tarif ettiği türden çoğulcu katılımcı bir demokrasiye erişemezsek, tarihte demokratik gelişmesini tamamlayamayan ya da sekteye uğratan ülkelerde yaşananları anımsattıktan sonra “ama bize yazık olur, biz harap oluruz. Bu güzel bir ülke, necip Türk Milletidir, necip bir Türk Milletidir, bize kıymasınlar.” sözleri ile yaşadığı coğrafyaya ve bu topraklarda yaşayanlara olan sevgisini net bir dille ifade etmiştir.
Konuşmanın bundan sonraki kısmında ise laiklik tanımı üzerinde durmuş ve nasıl bir laiklik arzuladığını “Din işleri ile devlet işleri çeliştiğinde devletin devletten yana olayı çözmesidir laiklik” ifadeleri ile tanımlamıştır.
Son olarak rapora konu olan "Bolşevik olmadığı halde Bolşevizm’i gösterip İstiklal Savaşı'nda Ruslardan yardım alan bir strateji. Onun dışında kim Rusya'ya döndüyse iktidardan gitti onu da söyleyeyim. Adnan Menderes bir ay sonraya randevu almıştı ihtilal oldu, Süleyman Demirel aynı şekilde kuzeye döndüğü zaman ihtilal oldu. Bakalım darısı kimin başına." ifadeleri ile Rusya ile cumhuriyet tarihindeki diplomatik ve siyasi ilişkilerin geçmişine değinmiş ve şu anki siyasetçilere bir hatırlatmada bulunmuştur.
Karara konu raporu hazırlayan uzman bir yayıncıyı çok ağır bir şekilde etkileyecek olan 6112 sayılı Kanun’un 8/1-b bendinden istediği cezayı gerekçelendirmemiş ve sadece bu ifadelerin “halkı kin ve düşmanlığa tahrik eder” olduğunu söylemiştir. Söylenen söz ile doğuracağı etki arasında bir illiyet bağı olması gerektiği açıktır. Bu raporda ve Üst Kurul kararında bu türden bir illiyet bağı görülmemektedir.
Yukarıdaki uluslararası ve ulusal mevzuat ile mahkeme kararları bağlamında, Akpınar’ın programda kullandığı ifadelerin “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğini söylemek” mümkün değildir. Demokrasi, laiklik ve cumhuriyetin geleceği üzerine söylediği sözlerin kulaklarımıza küpe olması gerekirken buradan kin ve nefret söylemi çıkarabilmek için cumhuriyete, demokrasiye ve laikliğe düşman olmak gerekmektedir. Zira programda Akpınar’ın sözlerini geniş bir perspektifle ve özüne bakarak incelediğimizde yukarıdaki kavramlara övgüler olduğu görülmektedir. Bu şekildeki bir yaklaşımla televizyon programlarında siyaset ve demokrasi tarihine ilişkin bir kişinin görüş bildirebilmesi olanaksız hale gelecektir. Bu sebeple programda kullanılan dil ve konukların görüşleri açısından kamusal sorumluluğa aykırı ve ifade özgürlüğünü aşan bir yön yoktur.
İhlale konu programda, Akpınar tarafından sarf edilen; “Belki liderini ayağından asarlar belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki adı geçen başka liderlerin yaşadığı gibi kötü sonlar yaşayabilir” sözlerini cımbızla çekerek sanki Sayın Cumhurbaşkanını tehdit ediyormuş gibi değerlendirilmesi hayatın olağan akışı ile örtüşmemektedir. 77 yaşında ve yaklaşık altmış yıldır tiyatro, sinema ve kabare yapan; halkın büyük kısmı tarafından sevilen, ömrü insanları güldürmek, güldürürken düşündürmekle geçmiş bir sanatçının bu tarz bir çağrı yapması zaten hayatın olağan akışına uygun değildir.
Programın hemen ertesi günü polis eşliğinde adliyeye götürülen Metin Akpınar sorgusunun ardından Anadolu 3. Sulh Ceza Hakimliğince adli kontrol şartıyla bırakılmıştır. Akpınar’a yönelik bu gözaltı ve sorguya çekilme biçimi, toplumun geniş bir kesiminde farklı düşünenlere, muhaliflere gözdağı verildiği biçiminde yorumlanmıştır.
Oysa ki, Metin Akpınar; ülkemizin yaşadığı en ağır koşullarda, demokrasinin kesintiye uğradığı yıllarda, insanların işkencelerden geçirildiği dönemlerde bile oyunları, kabareleriyle, siyasi hicivleriyle iktidarları, siyasileri eleştirmiş, ülkenin değişik dönemlerinde yaşananları, gelişmeleri hep yurtsever kişiliğiyle yurttaşlara ve topluma anlatmaya, aktarmaya çalışmış bir kişiliktir.
Her ne kadar fiziki olarak yalnızca Metin Akpınar polis eşliğinde Adliyeye götürülmüş olsa da aslında milyonlarca yurtsever, farklı düşünen, düşüncelerini ifade eden insanlar da o gün “sorguya” çekilmiştir.
Tüm bu yorumlardan daha vahim olarak, televizyonlarda halkı kin ve düşmanlığa “gerçek anlamda” tahrik eden ve toplumda nefret duyguları oluşturan birçok ifadeye ilişkin Üst Kurul’da ifade özgürlüğünün en geniş şekilde uygulandığı da bir vakadır. Buna en yakın örnek olarak Akit TV’de Ahmet Maranki’nin 23.05.2018 tarihinde kullanmış olduğu ifadelere ilişkin verilen karar (2018/26-53) ve 22.01.2018 tarihinde yayınlanan Afrikalı Ali programında sunucunun “Afrin operasyonuna itiraz eden ister gazeteci, ister milletvekili olsun hemen vurun” ifadelerinin ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmiş olması (2018/13-33) gösterilebilir.
Bunların dışında Üst Kurul’ca iktidar dışındaki siyasi parti ve düşüncelere ağır şekilde hakaretlerin edildiği, bu bağlamda halkın bir kısmının sürekli rencide edildiği ve nefret duygularını körükleyen siyasi propaganda kanallarına 2018 yılı başından beri “ifade özgürlüğü ile tarafsızlık-doğruluk-insan onuru denkleminde sorunlu olan” düzenlenen toplam 35 rapordan 31 tanesinde ifade özgürlüğü bağlamında müeyyide uygulanmasına gerek olmadığı yönünde karar alınmıştır. Bu bağlamda Üst Kurul’un bu yöndeki kararları tutarlı değildir; kararlar konusunda içtihat oluşturacak nitelikte objektif ölçütler ışığında değerlendirmeler yapılabilmelidir. ”
görüşünde olduğum için çoğunluk kararına katılmıyorum.


