İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının 30.06.2020 tarih ve 1028 sayılı yazısı ve eklerinin incelenmesi sonucunda "TELE 1" logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluşta 30.04.2020 tarihinde saat 17:59’da yayınlanan "Ana Haber Bülteni" ve 24.05.2020 tarihinde saat 20:01’de yayınlanan “Karanlıktan Aydınlığa” isimli programlara konuk olarak katılan ilahiyatçı Cemil KILIÇ’ın;
“Öteden beri her vesileyle söylemeye çalışıyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı temsil ettiği dini inancın gereğini yerine getiriyor aslında çünkü Emevi İslam inancı doğrultusunda faaliyet icra ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığının yaptığı tüm açıklamalar ve son yayınladığı kitapçıktan o anlayışa paralel devam ediyor. Bunu çok iyi ayırt etmemiz lazım. Zira ortada tek bir monoblok İslam yok.
İçtihat kapısı kapandı anlayışının izleri var bu açıklamalarda hepsinde, Gazali'nin izleri var. Yani Nizamiye Medreselerinin izleri var. Yani Eşariliğin izleri var. Fıkhen Şafiiliğin izleri var ve biraz daha deşelediğimizde bizi Muaviye'ye kadar götürüyor. Kader doktrinine kadar götürüyor. Evrenin ve varlıklar dünyasının dışındaki tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan halife sultan anlayışına götürüyor. Nitekim bugün Türkiye'de öyle anlaşılıyor ki öyle bir rejim kurulmaya yani teokratik bir rejim kurulmaya çalışılıyor. Diyanetin yaptığı bütün açıklamalar bu anlayışı destekliyor ve bu yola girmiş olanların mücadelesini gayretini destekliyor. Türkiye'de kurulmak istenen teokratik halife sultan rejimi ideolojik anlamda Diyanet tarafından takviye edilmeye çalışılıyor. Onun yolları döşeniyor onu anlatmaya çalışıyorum..."
Tekrar ifade edelim hangi İslam, hangi İslamın Müslümanısınız? Açık söyleyelim Hoca Ahmet Yesevi'nin temsil ettiği İslamın mı Müslümanısınız? Yunus Emre'nin temsil ettiği İslamın mı Müslümanısınız? Yoksa Yunus Emre'yi kafir ilan eden Ebu's-Suud'un İslamının mı Müslümanısınız? İbn Kemal'in, Şeyh İdris-i Bitlisi'nin savunduğu İslamın mı Müslümanısınız? Hacı Bayram-ı Veli'nin Hacı Bektaş-i Veli'nin Hoca Ahmet Yesevi'nin, Mevlana Celaleddin Rumi'nin temsil ettiği İslamın mı Müslümanısınız? Biraz daha derinlere gidersek kimin Müslümanısınız? Muaviye'nin Müslümanı mısınız? Yoksa Hz. Ali'nin, Ebu Zerr el-Gıfari'nin, Hz. Muhammed Mustafa'nın Müslümanı mısınız? Bunu sormak lazım Diyanete ve sayın Cumhurbaşkanına. Bizim açımızdan meseleye yaklaştığımızda şunu görüyoruz; bize göre Diyanet İslamın dışında mesela. Ben Diyaneti Müslüman dairesi içerisinde görmüyorum mesela. Belki aynı şekilde Cumhurbaşkanının inanç dünyasını da İslamın içerisinde görmüyorum. Neye göre konuşuyorlar yani tek otorite kendileri mi? O zaman bu Osmanlı'daki Şeyhülislam müessesesinin tekrar diriltildiği anlamına gelir. O müessesenin fetvalarına göre hareket etmeyen herkesin de katledilmelerinin de vacip olduğu anlayışı kendiliğinden ortaya çıkar. Zira Osmanlı bunu yaptı kendisi gibi inanmayanların katlinin vacip olduğuna hükmetti. On binlerce insanı katletti Anadolu'da Balkanlarda. Bunları biliyoruz. yani Türkiye o noktaya mı getirilmek isteniyor? Yani Türkiye o noktaya mı sürüklenmek isteniyor? Ebu Suudların, Şeyh İdris-i Bitlisilerin, İbn-i Kemaleddinlerin din anlayışı mı Türkiye'de yeniden ikame edilmek isteniyor? Atatürk'ün kurduğu laik Cumhuriyet yıkılıp Muaviye'nin şeriat devleti mi kurulmak isteniyor? Muaviye gibi bir sultan mı olmaya çalışıyor mesela sayın Cumhurbaşkanı? Ne yapmaya çalışıyor? Cumhurbaşkanının din yorumuna göre mi biz İslamı yaşayacağız? Biz o yorumu reddediyoruz. Biz Muhammed Mustafa gibi, Hz. Ali gibi, Hacı Bektaş Veli gibi, Hoca Ahmet Yesevi gibi Hacı Bayram Veli gibi, Mevlana Celaleddin Rumi gibi düşünüyoruz. Ebu Zer Gıfari gibi düşünüyoruz, İmam-ı Azam Ebu Hanife gibi düşünüyoruz. Söyleyelim İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin döneminde de onu tekfir ettiler, deccal dediler, kafir dediler. İslamın dışında dediler İmam-ı Azam'a bile. Yani Emevi Devleti, Abbasi Devleti böyle davrandı. Dolayısıyla bu konularda bu kadar cesurca, pervasızca laf etmemek lazım. Diyanet böyle açıklamalar yapmamalı, Cumhurbaşkanı böyle açıklamalar yapmamalı. Bu gidiş hayra alamet değil, doğru değil. Herkesin inançları kendi vicdanındadır, kendi özel hayatındadır. İslamı yorumlama biçimi de öyledir. Dolayısıyla şöyle ifade edelim, hangi dini yorumu esas alacağız, İŞİD'in kafasıyla bakarsanız Türkiye'deki herkes neredeyse kafirdir. Efendim Taliban'ın kafasıyla bakarsanız o şekildedir. Vahhabi, Suudi Arabistan rejiminin kafasıyla bakarsanız Diyanet bile belki Cumhurbaşkanı bile imanen eksik kabul edilir. Onların anlayışı açısından söylüyorum. Dolayısıyla bu gidilen yol tehlikeli bir yoldur, doğru bir yol değildir, bundan hayırlı bir sonuç çıkmaz. Umarım bu yoldan vazgeçer.”
şeklindeki ifadeleri nedeniyle, 6112 sayılı Yasanın 8. Maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan; ; "Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz." hükmüne aykırı olduğu gerekçesiyle 5 gün yayın durdurma yaptırımı uygulanmasına “oy çokluğuyla” alınan karara aşağıdaki nedenlerden dolayı katılmadım:
Deşifre metninden de anlaşılacağı gibi söz konusu programda, son dönemde kamuoyunda en çok konuşulan konuların başında gelen Diyanet İşleri Başkanlığının açıklama ve tutumlarına yönelik İlahiyatçı olan Cemil Kılıç’ın değerlendirmelerine yer verilmiştir
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nca; ifade özgürlüğü hakkının sorumsuzca kullanıldığı, toplumun dini duygularını örseleyecek kelimelerin seçildiği, yürüttükleri hizmetler nedeniyle kurumların zan altında bırakıldığı, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na yönelik toplumda kin ve nefret duygularına sebebiyet verebilecek nitelikte suçlamalar olarak değerlendirilmiştir. Oysa kendisi de bir ilahiyatçı olan ve kitap çalışmaları yapan Cemil Kılıç’ın değerlendirmeleri uzmanlık alanı çerçevesinde düşünce özgürlüğü kapsamındadır. Konuşmanın bütününe bakıldığında herhangi bir hakaret olmadığı gibi toplumda nefret duygularını oluşturacak nitelikte de değildir.
Anayasa’nın 25. maddesinin birinci fıkrasında; “herkesin düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olduğu” belirtildikten sonra, 26. maddesinin birinci fıkrasında; “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar” hükmüne yer verilerek ifade özgürlüğü güvence altına alınmıştır.
İfade özgürlüğü yalnızca düşünce ve kanaatlerin içeriğini değil iletilme biçimlerini de koruma altına almaktadır. Anayasa’nın 26. maddesinde ifade özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar söz, yazı, resim veya başka yollar olarak ifade edilmiş ve başka yollar ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasının son cümlesinde; ifade özgürlüğünün radyo, televizyon ve benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel olmadığı ifade edilerek radyo ve televizyon yayınlarının da 26. maddenin koruması altında olduğu belirtilmiştir. Radyo ve televizyon yayınlarının ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olduğu konusunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 28. maddesinde ise basın özgürlüğü güvence altına alınmış, maddenin birinci fıkrasının ilk cümlesinde “Basın hürdür, sansür edilemez” hükmü yer alırken, ikinci fıkrada “Devlet basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır” düzenlemesine yer verilmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında ise basın özgürlüğünün sınırlanmasında, Anayasa’nın 26. ve 27. maddeleri hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir. İfade ve basın özgürlüğüne sınırlama getirilirken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
İfade özgürlüğü; çoğulcu ve anayasal demokrasilerin temel taşlarındandır. Farklı tanımlara yer verilmekle birlikte genel kabule göre, ifade özgürlüğü; insanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği fikir ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkan ve serbestisidir. İfade özgürlüğü, sadece “düşünce ve kanaat sahibi olmayı” değil, “düşünce ve kanaatlere ulaşma” ve “düşünce ve kanaatleri açıklama, yayma” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Ayrıca ifade tarzları, biçimleri ve araçları da bu özgürlük kapsamındadır.
İfade özgürlüğü; insan hakları hukuku belgelerinde ve anayasalarda, temel haklar ve ödevler kategorisinde, birinci kuşak haklar arasında yer almaktadır. Bu nedenle çoğulcu demokrasilerde ifade özgürlüğü; herkes için geçerli, özüne dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez bir hak ve yaşamsal önemde bir özgürlük niteliğindedir.
İfade özgürlüğü demokratik toplumların vazgeçilmez ana unsurlarından en önemlisidir. İfade özgürlüğü, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası hukuk, Anayasamız, çeşitli yasalar, Yargıtay içtihatları ve AİHM kararları ile güvence altına alınmıştır.
Şöyle ki; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın ‘Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti’ başlıklı 26. maddesinde; ‘Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar...’ 28. maddesinin birinci fıkrasında ‘basının hür olduğu ve sansür edilemeyeceği’, üçüncü fıkrasında ‘basın ve haber alma özgürlüğü bakımından devletin pozitif yükümlülüklerinin bulunduğu’ hükümleri ile ifade özgürlüğü anayasal güvence altına alınmıştır. Anayasal güvence altındaki basın özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğünün yayılması sırf bir iktidarın hoşuna gitmemesi, duyulmasını istememesi gibi tamamen siyasi gelecek ve hedefler nedeniyle ortadan kaldırılamaz.
Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrası; usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı hükmünü içermektedir. Bu nedenle iç hukukumuz açısından, Türkiye'nin taraf olduğu 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS) ifade özgürlüğünün nasıl düzenlendiği ve AİHS'nin esas uygulayıcısı ve içtihat mercii olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) ifade özgürlüğüne yaklaşımı önem kazanmaktadır.
AİHS'nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.”
AİHM’ye göre ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz. (Handyside/Birleşik Krallık, 5493/72, 07.12.1976).
Yine AİHM’ne göre hükümete karşı eleştirinin sınırları, bir vatandaşa hatta bir politikacıya göre daha geniştir. Demokratik bir sistemde, Hükümetin eylemleri ve ihmalleri sadece yasama ve yargı makamlarının değil aynı zamanda basın ve kamuoyunun da yakın incelemesine tabi tutulmalıdır.(AİHM Castells/İspanya, Başvuru No: 11798/85, Para. 46)
Bir başka AİHM kararına göre; ifade özgürlüğünün, toplumsal ve bireysel işlevini yerine getirebilmesi için AİHM’nin de ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında sıkça belirttiği gibi yalnızca toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü haber ve düşüncelerin değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin de serbestçe ifade edilebilmesi ve bireylerin bu ifadeler nedeniyle herhangi bir yaptırıma tabi tutulmayacağından emin olmaları gerekir. İfade özgürlüğü, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin temeli olup bu özgürlük olmaksızın demokratik toplumdan bahsedilemez (AİHM Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, Para. 49).
Demokratik toplumların olmazsa olmazı düşünce ve ifade özgürlüğü gerek uluslararası hukukta gerekse iç hukukta güvence altına alınması göz önüne alındığında Halk TV logolu yayın kuruluşunda yer alan değerlendirmelerin basın ve ifade özgürlüğü, düşüncenin yayılması özgürlükleri kapsamında olduğu açıktır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İslam yorumunun eleştirildiği yayında, 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun'un 8'inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan, " Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz” hükmünün ihlal edilmesi söz konusu değildir. Yalnızca Cumhurbaşkanı ve Diyanet İşleri Başkanı’nın eleştirilmesi nedeniyle ulusal düzeyde yayın yapan bir televizyon kanalının 5 gün boyunca ekranlarının karartılması, yalnızca bu kanalın değil Türkiye’nin de geleceğinin karartılması anlamına gelir. Doğrudan doğruya basın özgürlüğü ve düşünce özgürlüğünü hedef alan, Türkiye’nin uluslararası saygınlığına gölge düşürecek, üçüncü sınıf ülkeler kategorisinde görülmesine neden olacak, kendi anlayışları dışındaki anlayışları “ötekileştiren” yaklaşımın Türkiye algısına yönelik vereceği zarar göz ardı edilmemelidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında da işaret edildiği gibi “ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın ‘demokratik bir toplum’ olamaz” kararı ışığında, bir İlahiyatçının eleştiri ve değerlendirmeleri Diyanet İşleri Başkanlığınca hoş karşılanmayıp şikayet edilse de RTÜK eliyle bu hoşnutsuzluğun cezalandırılması, ekranının karartılması ulusal ve uluslararası kural ve kararların hiçe sayılması anlamına gelecektir. Anayasanın 28. Maddesindeki “Basın hürdür, sansür edilemez” güvencesinin, 5 günlük ekran karartmasıyla yok edileceği ve bu cezanın fiili sansüre dönüşeceği açıktır. Aşağılama, tehdit, hakaret gibi olumsuzlukların yer almadığı programdaki eleştirel ifadeler nedeniyle yaptırım uygulanmasının hukuki olmadığı, muhalif basının susturulması gibi demokratik toplumlarda kabul edilemez bir amaca yönelik karar olduğu görüşündeyim.


