İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının 20.02.2023 tarih ve 151 sayılı yazısına konu Tele 1 logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşta 06.02.2023 tarihinde saat 20:00’da yayınlanan “18 Dakika” isimli program yayınına ilişkin uzman raporu ile video görüntülerinin incelenmesi ve değerlendirilmesiyle yapılan görüşmeler sonucunda;
Bahse konu yayına ilişkin uzman raporunda ayrıntıları belirtildiği üzere, Tele 1 logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluş tarafından 06.02.2023 tarihinde saat 20:00’da yayınlanan sunuculuğunu Emre Kongar ve Merdan Yanardağ'ın yaptığı, "18 Dakika " isimli programda, program sunucuları arasında geçen diyaloglarda; “Bugün Merdan Bey Almanya anılarını, izlenimlerini anlatacaktı. Ben de hafta sonu Bursa'daydım şey Bursa diyorum affedersiniz artık iyice insan şaşkınlıktan, Eskişehir'deydim bir konferans ve imza için ben de onları anlatacaktım ama bu büyük kırım hepimizi perişan etti. Şimdi sanıyorum ki yurt dışından baktığı için Merdan Bey'in daha süzülmüş olan izlenimlerini ve bilgilerini alarak başlayacağız değil mi? Bugün sıra sizdeydi Sevgili Yanardağ.”, “Hoca, sıranın kimde olduğu önemli değil ama bütün Türkiye’ye geçmiş olsun. Çok büyük bir acı, çok büyük bir felaketle karşı karşıyayız. Bu Türkiye’nin son 70 yılının, 80 yılının dramıdır. Ben bu sabah ki, sabaha karşı bir Twitter'dan hem başsağlığı, Türkiye'ye geçmiş olsun dileklerimi ileten hem de ulusça bütün toplum olarak bu yaraları saracağımızı belirten bir Twitter mesajı paylaştığımda şunu ifade ettim. Dedim ki akıl ve bilimi bir yana bırakan, devlet planlama teşkilatını bile kapatan sağcı, muhafazakâr iktidarların yarattığı bir sonuçla karşı karşıyayız. Altına bazı yorumlar yapılmış. Ya kardeşim siz de böyle bunu bile siyaset alet ediyorsunuz diye. Hayır efendim mahiyet etmiyoruz bire bir nedeni budur. Deprem değil, tedbirsizlik öldürüyorsa eğer, akıl ve bilime bir yana bırakıp bilim insanlarının, akademisyenlerin uyarılarına kulaklarını tıkayıp bu ülkeyi bir rant ve talan ülkesi, bir toprağı haline getirenlerin yarattığı sonuçla karşı karşıyayız. Bu sadece AKP'nin yarattığı bir sonuç değil tabii ki 70 yılın bir sonucu. 70 yıldır bu ülke sağ ve muhafazakâr iktidarlar tarafından yönetiliyor.”, “Planlama yok, imar planları yok. 164 kez imar affının çıktığı dünyada başka bir ülke var mı? Bu şey demektir; kurallara, bilime, akla, bir şehrin ilkelerine aykırı yapılaşmalar 164 kez affedilmiş. Merkez sağ iktidarları, mevcut iktidarlar veya belediyeler bunları affetmiş onlar da millet de onlara oy vermiş. Bu bir ahlaksız ilişkidir, bu doğru bir ilişki değildir. Bu bir rüşvet ilişkisidir çünkü. Sen bana oy ver ben senin kaçak binanı, bilime aykırı binanı affedeyim, geçerli sayayım, yasal bir statü kazandırayım demektir. ...”, “Ya bilim insanları, bakın bilim insanları ki Tele 1 ekranlarına da sık sık çıkıyorlar. Bu akşam da yayınlanır bizim prime-time dediğimiz en çok izlenen saatler diye bilinen ya da televizyonların insanlar tarafından en çok izlediği, izlendiği saatler olarak bilinen saatlerde yani 21.00 programımızda ki 19.00'da başlar. 19.00'dan 23.00'e kadar olan dilimde, katılan bilim insanları Naci Görür gibi bilim insanlarının sık sık uyarmalarına rağmen, neredeyse yerini, gününü, saatini söyleyecekleri kadar net bir biçimde ifade etmelerine karşın bu deprem göz göre göre geldi ve bütün bölgeyi yıktı. Şimdi sadece Maraş değil. Maraş'a geçmiş olsun, Gaziantep'e geçmiş olsun, Hatay'a geçmiş olsun, İskenderun'a geçmiş olsun, Gaziantep'e geçmiş olsun. Yani bu yara hepimizin yarasıdır. Yani bizim yüreğimiz kanıyor bu tabloyu görünce. Fakat biz bunları hep söyledik. Biz bunları hep söyledik ve insanlar bile bile bu merkez sağ, muhafazakâr partilere, gerici partilere oy vermeye devam ettiler. Gölcük depreminin nedenini "Ya işte oradaki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın, Donanma Komutanlığı'nın orduevinde dans ediyorlardı, bu yüzden Allah'ın cezası onları vurdu." diyen zihniyet bugün iktidardır. ....” şeklindeki ifadelerin, 6112 sayılı Kanun’un 8’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan; "Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz." hükmünün ihlal edildiği gerekçesiyle yaptırım uygulanması yönünde “oy çokluğu” ile alınan karara karşı oy kullandım.
KARŞI OY KULLANMA GEREKÇELERİM AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR:
1- Demokratik toplumlarda, kamu otoritesinin en asli görevleri arasında, devlet kurumlarını özellikle olağanüstü durumlara karşı hazırlıklı tutması; halkın can ve mal güvenliğinin koruyacak her türlü tedbiri alması da bulunmaktadır. Çünkü ani gelişebilecek doğal afetlere hazırlıksız yakalanılması, öngörülemez sonuçlar doğurabilmekte ve telafi edilemez durumlara yol açabilmektedir.
2- Şubat ayında gerçekleşen Kahramanmaraş merkezli iki büyük depremin de, gerek etki alanı gerekse etki şiddeti olarak büyük bir yıkıma neden olması, 11 ilde binlerce binanın çökmesi, 45 bine yakın can kaybının meydana gelmesi, ilk günden itibaren haber ve haber programlarının ana gündem maddesi olmuştur. Özellikle, depreme dayanıklı olmayan çürük binaların yerle bir olmasından kaynaklı büyük can ve mal kayıpları ekseninde gelişen tartışmalar, geçmiş ve mevcut hükümetlerin denetim mekanizmalarının sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir. Depremde arama/kurtarma çalışmalarında geç kalınması, müdahalede kullanılan araçların yeterlilik kapasitesi ve işlevselliği, kurtulan depremzedelerin gıda ve barınma gibi en temel ihtiyaçlarının bile karşılanamaması özelinde yapılan tartışmalar toplumun neredeyse tümünün katıldığı bir tartışma konusu olmuştur ve hâlâ da devam etmektedir.
3- Tele 1 yayın kuruluşundaki Uzman Raporu’na konu programda da, Merdan Yanardağ, Türkiye’nin son 70-80 yılını sağ ve muhafazakâr iktidarların yönettiğini belirtmiş, iktidarların veya belediyelerin, oy uğruna 164 kez imar affı çıkarmalarını eleştirmiştir. İmar affı için oy verilmesinin veya oy uğruna imar affı çıkarılmasının ve oy uğruna kaçak binaların affedilmesinin, ahlaksız bir ilişki olduğunu ifade etmiştir. Uzman Raporu’nda ise, “Türk milleti Anayasa'nın Türk milletine tanımış olduğu seçme hakkını kullandığı için aşağılanarak ahlaksızlıkla suçlanmaktadır.” denilerek, Türk milletinin ahlaksızlıkla suçlandığı ve bunun toplumu kin ve düşmanlığa tahrik ettiği iddia edilmektedir. Oysa konuşmaların bütününe bakıldığında, “Türk Milleti”nin ahlaksız olarak nitelendirilmediği görülecektir. Yaptırıma gerekçe olan ifadeler, AK Parti iktidarı öncesini de kapsayacak biçimde, siyasi iktidarların “imar affını” seçimlerde başarılı olmak adına bir enstrüman olarak kullanmasına ilişkin bir değerlendirmeyi içermektedir. Bu bağlamada yaptırıma gerekçe olan ifadelerin sahibi Merdan Yanardağ, siyasi iktidarların “imar affı” politikalarını “ahlaksız ilişki” olarak nitelendirmiştir. Özetle konuşmada hedeflenen Türk toplumu değil, siyasi iktidarların, siyasi ikballeri uğruna topluma dayattıkları bir ilişki biçiminin eleştirilmesidir. Son yaşanan deprem felaketinde de görüleceği üzere, “imar affı” gibi kanun yoluyla atılan adımlar, yarattığı sonuçlar itibarıyla “ahlaki” nitelikten de uzak olabilmektedir.
4- Bu gibi durumlarda kamu otoritesinin müdahaledeki konumunu ve/veya müdahalenin yanlış/eksik olduğu düşünülen boyutlarını kamuoyuna aktaracak şekilde yayıncılık yapmak da yayıncıların görev alanındadır. Ki, medyanın “kurumların işleyişindeki eksik yönleri ortaya çıkartmak yoluyla düzeltilmesine olanak sağlamak” doğrultusunda hareket etmesi, gazeteciliğin evrensel ilkeleri arasındadır. Bu temel ve evrensel ilke medyaya, halk adına denetim görevini yüklemektedir.
5- Dolayısıyla yayıncı tarafından bu nedenlerle yapılan eleştirilerin, bağlamından kopartılarak zorlama bir yorumla “Türk Milleti ahlaksızlıkla suçlandı” gibi, kabul edilemez bir iddia çerçevesinde Uzman Raporunun temellendirildiği görülmektedir.
6- Uzman Raporunda yer verilen bir diğer husus da Merdan Yanardağ’ın; “Gölcük depreminin nedenini ‘Ya işte oradaki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın, Donanma Komutanlığı'nın orduevinde dans ediyorlardı, bu yüzden Allah'ın cezası onları vurdu.’ diyen zihniyet bugün iktidardır.” sözlerinin bugünkü siyasal iktidarı hiçbir somut delile dayanmayan bir suçlamayla itham ettiği yönündedir.
7- Oysaki Merdan Yanardağ, 1999 tarihli Gölcük depremi sonrasında ortaya atılan bu tarz söylemleri, son yaşanan deprem felaketi bağlamında eleştirmektedir. Deprem ve diğer afetlerin en az kayıpla atlatılması, gerekli önemlerin alınması ve gelece dönük olarak atılacak adımların planlaması için gerekli olan bilimsel akıldır. Depremin ve sonuçlarının bilimsel gerekçeler dışında bir gerekçeye dayandırılarak değerlendirilmesi yeni trajedilerin oluşmasına neden olur. Ki bu konu bağlamında 1999 depreminde ortaya atılan bilim dışı iddialar, Türk halkı tarafından kutsal kabul edilen ve “Peygamber Ocağı” olarak nitelendirilen Türk Ordusunun da yıpratılmasına neden olmuştur.
8- Bu iddialarla ilgili olarak, depremden yaklaşık bir yıl sonra, 16 Temmuz 2000’de, Gazeteci Emin Çölaşan köşe yazısının bir bölümünde, yukarıda bahsi geçen konuyu şu sözlerle eleştirmiştir: “Deprem sonrasında çektiğimiz acıları burada bir kez daha yansıtmak istemiyorum… Ama ben şahsen çok büyük acıyı, depremden hemen sonra yobaz kesimin gazetelerini okuyunca çektim. Hiç utanıp sıkılmadan, hiç yüzleri kızarmadan ve Allah'tan korkmadan şöyle yazıyorlardı: ‘Ölenler faizciydi. O gece zina yapıyorlardı. Hatta bazılarının cesetleri birbirine bitişikti.’ Depremde Gölcük Donanma Üssü ve Orduevi de çökmüş, yüzlerce asker ve subayımız can vermişti. Onlar için de aynı şeyleri yazdılar: ‘Gece içki içmişlerdi. Subaylar zina yapıyordu. Allah onların cezasını verdi.’ https://www.hurriyet.com.tr/emin-colasan-17-agustos-1999-saat-03-02-39168431 Erişim Tarihi:02.03.2023.
9- Söz konusu yayının bu bölümünde de, eleştirel bir dille geçmişte yaşananlara atfen, bilim insanlarının, akademisyenlerin uyarılarına, akıl ve bilime verilmesi gereken öneme dikkat çekilmiştir. Kaldı ki, kamuoyunu bilgilendirmekle ve kamuoyunun bir görüş oluşturmasına imkân sağlamakla görevli gazetecilerin ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda, özgürlük ve hak alanı çok daha geniş bir çerçevede ele alınmaktadır. Gazetecilerin ifade özgürlüğünün daha geniş bir çerçevede korunmasının sebebi; dile getirdikleri olgu, düşünce ve kanaatlerin engellenmesinin aynı zamanda kamuoyunun haber alma ve kanaat oluşturma hakkını engelleyebilecek olmasıdır.
10- Bununla birlikte, politikacıların ve kamuoyuna mâl olmuş kişilerin eleştiriye tahammüllerinin de daha geniş olması beklenmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin uzun yıllara yayılmış çok sayıda kararına yansıdığı üzere kamu yetkililerinin eleştiriler karşısında diğer kişilerden daha az koruma sahibi olması beklenmektedir. 1986 tarihli Lingens v. Avusturya kararından bu yana bir politikacıya karşı yapılan eleştirinin sınırının özel bir kişiye yapılandan daha geniş olması gerektiği yüzlerce farklı kararda vurgulanmış, Anayasa Mahkemesi de kendi içtihadını bu doğrultuda oluşturmuştur.
11- Yerleşik içtihatlar siyasetçilerin, kamuoyunca tanınan kişilerin ve kamusal yetki kullanan görevlilerin gördükleri işlev nedeniyle daha fazla eleştiriye katlanmak durumunda olduklarını ve bunlara yönelik eleştirinin sınırlarının çok daha geniş olduğunu her zaman vurgulamıştır (Ergün Poyraz (2), § 58).
12- Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2007/7-28 E. ve 2007/34 K. numaralı "İçtihat Metni"nde, demokratik toplumlarda basının önemini vurguladıktan sonra, “Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır.
Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasa’nın 28’inci vb. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasası'nın 3’üncü maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmaması gerekir. ...Yargılama konusu haber ve yorum metnindeki eleştiri ve değer yargılarının bir kısmı sert ve çarpıcı bir üslupla dile getirilmiştir. Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere esasen, eleştirinin sert bir üslupla gerçekleştirilmesi, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin amacına, psikolojisine, eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgudur. Ancak kabul edilmelidir ki, basın özgürlüğü, belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir. Gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler 'polemik' niteliğinde olsa da, nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bu ifadeler asılsız kişisel saldırı olarak görülemez.” ifadelerine yer vermiştir.
13- İfade özgürlüğü; insan hakları hukuku belgelerinde ve Anayasalarda, temel haklar ve ödevler kategorisinde, birinci kuşak haklar arasında yer almaktadır. Bu nedenle çoğulcu demokrasilerde ifade özgürlüğü; herkes için geçerli, özüne dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez bir hak ve yaşamsal önemde bir özgürlük niteliğinde, çoğulcu ve Anayasal demokrasilerin temel taşlarındandır. İnsanların serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği fikir ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve serbestisi, ifade özgürlüğü şemsiyesi altındadır ve sadece düşünce ve kanaat sahibi olmayı değil, “düşünce ve kanaatleri açıklama/yayma” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Ayrıca ifade tarzları, biçimleri ve araçları da bu özgürlük alanındadır.
14- Anayasa Mahkemesinin de yerleşik içtihadına göre ifade özgürlüğü; kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. Toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir (Bekir Coşkun, 2014/12151, 4/6/2015, §§ 33-35).
15- Anayasa’nın 25. maddesinin birinci fıkrasında; “herkesin düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olduğu” belirtildikten sonra, 26. maddesinin birinci fıkrasında; “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar” hükmüne yer verilerek ifade özgürlüğü güvence altına alınmıştır.
16- Dolayısıyla, ifade özgürlüğü yalnızca düşünce ve kanaatlerin içeriğini değil iletilme biçimlerini de koruma altına almaktadır. Anayasa’nın 26. maddesinde ifade özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar “söz, yazı, resim veya başka yollar” olarak ifade edilmiş ve başka yollar ifadesiyle her türlü ifade aracının Anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasının son cümlesinde; ifade özgürlüğünün radyo, televizyon ve benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel olmadığı ifade edilerek radyo ve televizyon yayınlarının da 26. maddenin koruması altında olduğu belirtilmiştir. Radyo ve televizyon yayınlarının ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olduğu konusunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır.
17- Anayasa’nın 28. maddesinde ise basın özgürlüğü güvence altına alınmış, maddenin birinci fıkrasının ilk cümlesinde “Basın hürdür, sansür edilemez” hükmü yer alırken, ikinci fıkrada “Devlet basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır” düzenlemesine yer verilmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında ise basın özgürlüğünün sınırlanmasında, Anayasa’nın 26. ve 27. maddeleri hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir. İfade ve basın özgürlüğüne sınırlama getirilirken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
18- Üstelik ifade özgürlüğü fikirlerin sadece içeriğini değil iletilme usulünü de korur (Ali Kıdık, B. No: 2014/5552, 26/10/2017, § 79). Bu noktada ifade özgürlüğünün sadece haber ve fikirlerin içeriğini korumadığı, haber ve fikirlerin iletilme usulünü de koruduğu gözetilmelidir (Medya Gündem Dijital Yayıncılık Ticaret A.Ş., §§ 41, 42; Ergün Poyraz (2), § 77; İlhan Cihaner (2), § 59, 86; Kadir Sağdıç, § 52, 76).
19- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Lingens-Avusturya kararında, ifade özgürlüğünün sadece lehte olan veya muhalif sayılmayan veya ilgilenmeye değmez görülen "haber" veya "fikirler" için değil, ama aynı zamanda muhalif olan, çarpıcı gelen veya rahatsız eden haberler veya fikirler için de uygulanacağının belirtildiği görülmektedir. Mezkûr Yargıtay kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından görüldüğü üzere ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü kavramlarının demokrasinin bir sonucu olarak geniş anlamda yorumlandığı değerlendirilmektedir.
20- AİHM’ye göre ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz. (Handyside/Birleşik Krallık, 5493/72, 07.12.1976).
21- Ayrıca yine aynı karara atfen, AİHM kararına göre; ifade özgürlüğünün, toplumsal ve bireysel işlevini yerine getirebilmesi için AİHM’nin de ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında sıkça belirttiği gibi yalnızca toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü haber ve düşüncelerin değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin de serbestçe ifade edilebilmesi ve bireylerin bu ifadeler nedeniyle herhangi bir yaptırıma tabi tutulmayacağından emin olmaları gerekir. İfade özgürlüğü, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin temeli olup bu özgürlük olmaksızın demokratik toplumdan bahsedilemez (AİHM Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976, Para. 49).
22- Yine AİHM’ye göre hükümete karşı eleştirinin sınırları, bir vatandaşa hatta bir politikacıya göre daha geniştir. Demokratik bir sistemde, Hükümetin eylemleri ve ihmalleri sadece yasama ve yargı makamlarının değil aynı zamanda basın ve kamuoyunun da yakın incelemesine tabi tutulmalıdır.(AİHM Castells/İspanya, Başvuru No: 11798/85, Para. 46)
23- Öte yandan, AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatlarına bakıldığında da görülecektir ki kamu görevlilerine yönelik eleştiriler de fikir ve ifade özgürlüğünün geniş koruması altındadır. Örneğin, Anayasa Mahkemesi’ne göre “Belediye veya belediye başkanı kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorundadır.” (AYM, Ali Rıza Üçer (2) Kararı, B. No: 2013/8598, 2/7/2015, § 55) Bununla birlikte Mahkeme kamu görevlilerine siyasetçiler gibi geniş koruma sağlamakla birlikte kamu görevlileri ile siyasetçiler arasında bir ayrıma gitmektedir.
Yukarıda örneklerini verdiğim kararlardan anlaşılacağı üzere İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme, Anayasa ve Basın Kanunu’nda dolayısıyla hem ulusal hem uluslararası hukuk metinlerinde ifade özgürlüğünün açıkça güvence altına alındığı, bu bağlamda gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarında, gerekse Yargıtay kararlarında ifade özgürlüğünün temel alındığı görülmektedir.
Sonuç itibarıyla; Uzman raporuna konu ifadelerin, konuşmaların anlam bütünlüğüne uymayacak şekilde bağlamından koparılarak ve tamamen farklı bir anlam yüklenerek “toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edici veya toplumda nefret duyguları uyandırıcı” olduğu iddiasıyla, 6112 sayılı Yasa’nın en ağır yaptırımlarından birinin uygulanmasının kabul edilemez olduğu gerekçesiyle ve bu ifadeleri ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdiğim için, söz konusu karara karşı oy kullandım. 02.03.2023


