İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının 05.06.2023 tarih ve 412 sayılı yazısına konu h halk logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşta 30.05.2023 tarihinde saat 08:02’de yayınlanan “İsmail KÜÇÜKKAYA ile Yeni Bir Sabah” adlı program yayınına ilişkin uzman raporu ile video görüntülerinin incelenmesi ve değerlendirilmesiyle yapılan görüşmeler sonucunda;
h halk logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluş tarafından 30.05.2023 tarihinde saat 08:02’de yayınlanan sunuculuğunu İsmail KÜÇÜKKAYA'nın yaptığı, Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ'ın konuk olarak katıldığı “İsmail KÜÇÜKKAYA ile Yeni Bir Sabah” adlı programda, program sunucusu ile konuk arasında geçen diyaloglarda; "Şimdi bu seçimlerden önce sizin zaten gündeme getirdiğiniz çok önemli konulardı bunlar. Fakat ben seçimlere doğru giderken özellikle sizin bu açıklamalarınız çok ses getirince Hulusi Akar'a baktım, İçişleri Bakanına baktım, Numan Kurtulmuş'a baktım. Yani iktidar cenahından gelen açıklamalara baktığımız zaman biz bunları göndermeyeceğiz diyor. Biz bu CHP gibi filan böyle bakamayız diyor. Böyle bu mealde açıklamalar yapıldı. Size sormak istediğim soru şu: Ben seçimden sonra konuştuğum herkesle ya tamam olabilir halkımızın kararıdır, başımızın üstünde yeri var. Fakat diyorlar, bu seçim sonuçlarını saygıyla karşılayan hemen hemen herkes, geleceğimiz konusunda Suriyeliler bağlamında mülteciler, düzensiz göçmen konusunda kaygılı. Sormak istediğim soru şu: Siz şimdi bizim devletimize de yakınsınız. Bizim devletimizin içinde bu tehlikeyi görmüyorlar mı? Devletimizin insanları, devlet adamları dediklerimiz, onlarla konuşmuyor musunuz? Onlar ne düşünüyorlar?-Bakın bu tehlikeyi herkes görüyor, AK Parti'ye daha doğrusu Cumhur İttifakına oy veren seçmen hariç. Ve dediniz ki seçimin sonucuna saygım var. Doğrusu benim seçimin sonucuna hukuken kabullenmek olarak tabi saygım var. Ama seçimin sonucuna politik olarak saygım yok, olmayacak da. Çünkü yanlış bir tercih kullanıldı. Evet Cumhur İttifakı seçmeni ülkesinin işgal edilmesi, kaynaklarının soyulması ve Türkiye'nin bir iç savaşa sürüklenmesi sonucunu doğuracak şekilde oy kullandı...- Şimdi Türkiye'nin demografisi değişiyor, bunun da sonucu olacak. Mesela Kilis halkı Suriyeliler kalsın diye oy kullandı. Bunun çok farkında mı? Hayır, değil. Yanlış mı yaptı? Evet, sevgili Kilisliler büyük bir yanlış yaptınız. Bakın çok büyük bir yanlış yaptınız. Ve sizi kentinizden dışlayacak, dışlamaya başlamış, Türkler gidecek, biz kalacağız diyen Suriyelilerin olağanüstü sevinmesini sağlayan bir sonuç ortaya çıkarttınız. Naptığınızın farkında mısınız? Buradan özellikle Kilis'e seslenmek istiyorum. Bu sonuç o kadar yanlış bir size hayat süreci verebilir ki dedelerinizin ve babalarınızı mezarlarını pasaportla bile ziyaret edebilirsiniz. O zaman şunu söyleyeceksiniz elim kırılsaydı. Çok geç. Büyük bir yanlış yaptınız" şeklinde ifadelere yer verilmesi nedeniyle, 6112 sayılı Kanun'un 8’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan; "Irk dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz." hükmünün ihlal edildiği gerekçesiyle yaptırım uygulanması yönünde “oy çokluğu” ile alınan karara karşı oy kullandım.
KARŞI OY KULLANMA GEREKÇELERİM AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR:
Bilindiği üzere, Suriyelilerin ve diğer mülteci grupların ülke ekonomisine etkileri ile özellikle yoğun göç alan bazı şehirlerimizin demografik yapısını değiştirebilme olasılığı gibi tartışmalara, seçim öncesinde, bir bölümünün oy kullanacak olması nedeniyle bu kitlenin siyasi arenadaki yeri ve önemi konusu da eklenmiştir. Hatta Suriyelilerin gönderilip/gönderilmemesi eksenindeki tartışmalar, birçok siyasi partinin gündeminde ve açıklamalarında yer almış, Zafer Partisi’nin ise neredeyse ana gündem maddesi olmuştur. Hatta bu tartışmalar, seçim sonrasında da devam etmekte, mültecilere ilişkin sorunların ekonomik ve sosyal hayata yönelik gibi görünmesine karşın, siyasal alanı da etkilediği görülmektedir.
1) İsmail Küçükkaya ile Yeni Bir Sabah isimli haber programın, 30.05.2023 tarihli yayınının, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit ÖZDAĞ’ın katılımıyla gerçekleşen ve ihlale konu edilen bu bölümünde işlenilen konu; başta Suriyeliler olmak üzere Türk vatandaşlığı alarak oy kullanma hakkına sahip olan mültecilerin, siyasal alandaki konumları, oy potansiyellerinin seçim sonuçlarına etkisi ve bu etkinin artış eğilimi çerçevesinde ilerleyen süreçlerde doğurabileceği sonuçlar şeklinde özetlenebilecektir.
Söz konusu yayın, seçimlerin bitmesinin ikinci gününde ve seçim sonuçlarının değerlendirildiği bir dönemde ekrana getirilmiş, seçim stratejisini “mülteci sorunu” üzerinden belirlemiş bir partinin genel başkanı yayına konuk edilerek, seçim konjonktüründe ortaya çıkan mültecilerin Türk siyasi hayatındaki rolü özelinde, var olan diğer sorunlar hakkında da görüşleri sorulmuştur. Ancak Kurul Kararına dayanak oluşturan Uzman Raporu ve Kurul Kararına söz konusu konuşmaların ve açıklamaların tamamının eklenmediği, bu nedenle konu bütünlüğünün sağlanamadığı ve söylemlerin ana fikrinin netleşmediği görülmüştür. Oysaki bir yayında verilmek istenilen mesaj üzerinden yaptırım uygulanabilmesi, ancak yayının ilgili bölümündeki konuşmaların tamamının değerlendirilmesi ile mümkündür ve yayının başlangıcındaki konuşmalar ve yönlendirilen sorular, o yayının ne amaçla ekrana getirildiğinin göstergesidir. (Aşağıda raporda ve kararda yer almayan, programın giriş bölümündeki konuşmaların deşifreleri yer almaktadır.)
Yayının ilgili bölümüne, Sözcü gazetesinin manşeti ekrana getirilerek İsmail Küçükkaya’nın; “(09:08:04) Bugün Sözcü Gazetesi’nde, ‘Suriyeliler işgali kutluyor’ diye bir haber var, gazetenin birinci sayfasında. ‘Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ tepki gösterdi. Erdoğan’ın kazanmasının ardından başta Suriyeliler olmak üzere yüzlerce mülteci sokakta kutlama yaptı. Ümit Özdağ eğlenen mültecilerin videosunu paylaşıp, Suriyeliler işgali kutluyor, siz AK Partililer! Siz neyi kutluyorsunuz? Suriyeliler için harcayacağımız yılda 11 milyar doları mı, yoksa sokakta taciz edilecek kızlarımızın acısını mı?’ dedi.” şeklindeki gazete haberini sunumu ile başlanılmış, Türkçe bilmeyen ve kutlama yapan bir Suriyeli adamın dans görüntülerinin de bulunduğu haberin ekrana getirilmesinin ardından, sunucu konuk Ümit Özdağ’dan seçim sonuçlarını değerlendirmesini istemiştir.
Ümit ÖZDAĞ: “(09:11:02) Bu seçim sonuçları, ithal seçmen oyunun, seçimin sonucunun belirlenmesinde önemli bir rol oynadığını gösteriyor. İthal seçmen yani Suriyeli seçmenler, vatandaşlık verilen Afganlar, Mısırlılar, Libyalılar, BAE’den gelenler, Türkiye’de yaşamayıp hatta Türkiye’ye hiç gelmeyip Afganistan’da doğup BAE’de yaşayan ama Türk vatandaşı olan, Türkçe bilmeyen Türk siyasetinde bildikleri tek şey Erdoğan ve ampul olan seçmenler. Bunların oyları olağanüstü büyük bir önem kazandı ve seçimin sonuçlarının belirlenmesinde de çok önemli bir rol oynadı. Bundan dolayı biz Zafer Partisi olarak biliyorsunuz aylardan beri ilk on senede oy kullanamasınlar diye bir yasa teklifi verdik ama bu konuda çok yalnız kaldık yasa teklifimiz desteklenmedi ve aslında açıklanan sayılarla da gerçek sayılar arasında fark olduğunu ve daha fazla sığınmacının ve yabancının oy kullandığını biliyoruz. Ve bundan dolayı Türk halkının egemenlik hakkının kısıtlandığı bir seçim sonucu bu, bunu görelim. Ve ne yazık ki bundan sonraki seçimlere kadar daha fazla Suriyeliye ve yabancıya vatandaşlık verilecek. Burada cephe oluşturamayınca, son iki ayda 200 bin kişiye vatandaşlık verildi. Son iki ayda bakın. Haldır haldır verildi. Bunu durdurmak mümkündü, nasıl, konuyu bütün gücümüzle gündemde tutarak mümkündü. Ama bizim Zafer Partisi olarak sosyal medya dışında böyle bir etkimiz yok ve konuyu tek başımıza gündemde tutmamız da ancak bu kadar sonuç getirdi. Şimdi daha rahat daha etkili şekilde göreceksiniz, vatandaşlık dağılımı devam edecek... Ama bu iki sene içinde bugün olduğundan çok daha fazla Suriyeli oy kullanır hale gelecek. Yerel seçimde bunun somut sonuçlarını Hatay’da göreceğiz. Daha şimdiden Yayladağı’nda 28 yerde muhtar seçimi için gereken çalışmaları yapmış durumdalar. Yani Suriyeli muhtarlarımız olacak, Belediye Meclisi Üyeleri olacak… Hani Suriyelileri yollayalım dediğimizde yollanacak Suriyeli kalmayacak, hepsi Türk vatandaşı olmuş olacak. Zaten AK Parti ile bizim görüşmelerde Numan Beyin bize söylediği şuydu; ‘5 milyon Suriyeli var, 4.995.000-96 bin dedi, bir milyonunu yollayacağız.’ dedi. Geriye kalıyor 4 milyon, ne yapacaksınız? Vatandaşlık vereceksiniz… Baas milliyetçiliği Arap milliyetçiliğidir, Pan-Arabist bir milliyetçiliktir. Şimdi bu Suriyeliler arasında ise ve Suriye’de Suriye milliyetçiliği, Arap milliyetçiliğine karşıt olarak ve farklı bir coğrafi algı ile gelişiyor. Baas Hatay’ı istiyor, ama gelişen Suriye milliyetçiliği Mersin, Adana, Gaziantep, Urfa, Mardin’e kadar olan bölgeyi talep ediyor. Bu bölgede şu anda milyonlarca Arap yaşıyor ya Suriyeli yaşıyor...”
şeklindeki sözleri ile mülteci veya düzensiz göçmenlerin vatandaşlık almaları durumunda, yabancı seçmenlerin Türk halkının egemenlik hakkı üzerindeki kısıtlayıcı etkisi olabileceğine ilişkin olası tehlikelere karşılık, yabancıların on yıl oy vermemesi için Zafer Partisi’nin yasa teklifi hazırladığını ama Meclis’te bu konuda destek alamadıkları yönünde açıklamalarda bulunmuş, gelişen farklı milliyetçilik anlayışları doğrultusunda kaygılarını dile getirmiştir.
Yayının devamında, İsmail Küçükkaya, seçimlerden önce Ümit Özdağ’ın bu konudaki açıklamalarının çok ses getirdiğini, ancak iktidar cenahından gelen açıklamaların, Suriyelileri göndermeyeceğiz yönünde olduğunu, fakat toplumun mülteciler konusunda kaygılı olduğunu belirterek, Devlet yetkililerine bu tehlikelere dair bilgi verip vermediğini sormuştur.
Ancak Uzman Raporunda, Ümit Özdağ’ın bu soruya verdiği cevabın başındaki ve sonundaki açıklamalara yer verilmesine rağmen, konuşmasının ana temasını oluşturan orta kısmı rapora eklenmemiş, Uzman raporunun gerekçelendirildiği ve dolayısıyla müeyyide uygulanmasına dayanak gösterilen bölümdeki konuşmalar, bağlamından koparılarak aktarılmış ve ihlal algısı oluşturacak şekilde sunulmuştur. Oysaki bir yayının kin ve düşmanlığa tahrik etmesi ve nefret duyguları oluşturabilmesi hususu, yayında genel anlamda verilen/verilmek istenilen mesajın içeriğiyle ve mesajın sunuş şekliyle doğru orantılıdır ve bunun saptanabilmesi için, yayındaki konuşmaların bütünsellik içinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ümit Özdağ’ın raporda yer almayan açıklamalarının bütünü aşağıda sunulmuştur: (Altı çizili konuşmalar raporda bulunmayan deşifrelerdir.)
“Ümit ÖZDAĞ: Bakın bu tehlikeyi herkes görüyor, AK Parti'ye daha doğrusu Cumhur İttifakına oy veren seçmen hariç. Ve dediniz ki seçimin sonucuna saygım var. Doğrusu benim seçimin sonucuna hukuken kabullenmek olarak tabi saygım var. Ama seçimin sonucuna politik olarak saygım yok, olmayacak da. Çünkü yanlış bir tercih kullanıldı. Evet Cumhur İttifakı seçmeni ülkesinin işgal edilmesi, kaynaklarının soyulması ve Türkiye'nin bir iç savaşa sürüklenmesi sonucunu doğuracak şekilde oy kullandı. (09:19:49) Bunu bilerek yapmadı, bunu bilerek yapmadı, şöyle düşündü, “Nasıl olsa Erdoğan bir şekilde halleder.” diye Erdoğan’a güvenerek yaptı. Oysa bu büyük bir yanlış güven, hatalı güven. Çünkü eğer sosyolojik yapı değişirse, Dünyanın en güçlü ordusuyla bile, değişen sosyolojik yapı üzerinde hâkimiyet kuramazsınız. Örnek mi istiyorsunuz? Örnek Sovyetler Birliği’dir. Dünyanın en güçlü ikinci ordusu, bir tane mermi atmadan, bir tankını kaybetmeden, bir uçağı düşmeden dağıldı. Doğru mu? Çünkü sosyolojik gelişme öyle bir aşamaya ulaşmıştı ki, politik kurumsal yapılaşma da federal olarak ona uygundu, takır takır 15 parçaya ayrıldılar. Şimdi Türkiye'nin demografisi değişiyor, bunun da sonucu olacak. Mesela Kilis halkı Suriyeliler kalsın diye oy kullandı. Bunun çok farkında mı? Hayır, değil…”
Yukarıda verilen konuşmaların bütününe bakıldığında; yayında bir siyasi parti liderinin üstelik de uzun zamandır yaptığı açıklamaların paralelinde, benzeri açıklamalarda bulunduğu ve medyanın asli görevinin güncel konularda kamuoyunun beklentilerine uygun olarak her türlü bilgiyi halka aktarmak olduğu da göz önüne alındığında, programın bu bölümünde; seçim sonuçlarına ilişkin yaşanan yeni gelişmeler doğrultusunda, mülteci veya düzensiz göçmenlerin vatandaşlık aldıkları ve almaya devam ettikleri süreçte, giderek artan Suriyeli popülasyonu nedeniyle, siyasi ve demografik zeminde karşılaşılabilecek olası tehlikeler hakkında izleyici kitlesinin aydınlatılması ve fikir edinmesinin amaçlandığı görülecektir.
Ayrıca ihlal edildiği öne sürülen "Irk dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz” hükmü, Türk Ceza Kanunu’nun 216’ncı maddesinde düzenlenmiş ve istisnası da 218’inci maddede, “Ancak, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” şeklinde düzenlenmiştir.
Söz konusu yayında, aynı gün gazetelerde yer alan bir konu haberleştirilmiş ve gazete haberinin odağında yer alan siyasi parti lideri de iktidarın göçmenlerle ilgili politikalarını eleştirerek, görüşlerini açıklamıştır. Yapılan konuşma; bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde, nefret, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik olmayıp; ülkenin ileride yaşayabileceği olası sorunlara dikkat çekmek amacıyla, iktidar politikalarını eleştiren düşünce açıklamaları sınırları içinde kalmaktadır.
2) Konuya ilişkin ve önem arz eden bir diğer husus da; raporda ve Kurul Kararında sunucu İsmail Küçükkaya’nın hiçbir düzeltme yapmadığına ilişkindir. Raporda bu husus şu şekilde açıklanmaktadır: “Bu doğrultuda sunucu İsmail KÜÇÜKKAYA'nın yayın esnasında zikredilen Türkiye Cumhuriyeti'nin işgal edilmesi ve bir iç savaşa sürüklenmesi sonucunun ortaya çıkacağı şeklindeki ağır söylemlerle alakalı bir düzeltme yapması beklenmiş ancak yayın boyunca herhangi bir düzeltme yapılmadığı görülmüştür. Bunlara ek olarak ulusal güvenlik için tehlike oluşturduğu iddia edilen açıklamaların radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarında yayınlanması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ulusal devletlere sınırlamanın ölçütü bakımından daha geniş bir takdir hakkı bırakmaktadır. Nitekim radyo ve televizyon yayınlarının etkisinin doğrudan olması, hızlı ve ani etki yaratması, cevap ve düzeltme hakkının yazılı basına göre daha kısıtlı olması nedeniyle devletlerin bu konuda daha geniş bir takdir hakkının bulunduğu belirtilmiştir (Çervatoğlu, 2020, s. 45).
Sunucunun sorumluluğuyla ile ilgili tespit, Kurul Kararında da “...konuğun yanı sıra, yayınların kamuoyuna sağlıklı ve doğru bir şekilde aktarılmasındaki en büyük sorumluluğun yayıncı kuruluşta ve yayıncı kuruluşun temsilcisi olan sunucuda olduğu bilinmesine rağmen, program sunucusu tarafından yayın esnasında zikredilen ağır söylemlerle alakalı herhangi bir düzeltme de yapılmamasının kamusal sorumluluk anlayışıyla bağdaşmadığı kanaatine varılmıştır.” şeklinde yer almıştır.
Bu açıklamaları iki bölümde incelersek; birinci bölümde, sunucunun bu konuşmalara müdahale etmediği belirtilmekte, ikinci bölümde ise bu hususun yasal zeminde dayanağı oluşturulmaktadır.
a) Oysaki sunucu İsmail Küçükkaya’nın, Ümit Özdağ’ın yukarıda verilen konuşmaları esnasında sözünü keserek; “(09:22:04) Şunu sormak istiyorum. Bugün saat 11.00’de gazeteci arkadaşlarımız da gelecekler Zafer Partisi’ne, orada açıklamalarda bulunacaksınız. Sorum şu: Şimdi karşı karşıya kaldığımız sorunlar sizin de altını çizdiğiniz gibi devasa. Ekonomi, mülteciler ve diğer bütün sorunlarımız artık Erdoğan’dan çözüm bekliyor ve ama şartlar ne kadar ağır olursa olsun, onun dışında kalanların da böyle pes edecek, işte vazgeçtim diyecek bir hali de yok. Ülke devam ediyor, siyaset devam ediyor. Siz Zafer Partisi olarak ve Ümit Özdağ olarak bu yaklaşan tehlike ve siyasetin getireceği risk ve fırsatlar konusunda ne yapacaksınız? Yani siyaseten siz ne yapacaksınız bundan sonra?” şeklindeki sözlerle, yayın içinde gerekli müdahaleyi yaptığı görülmüştür.
b) Uzman Raporunun, bilimsel literatürde dayandırıldığı ve alıntı yapılan; Seher ÇERVATOĞLU’nun, “İfade Özgürlüğü Bağlamında Radyo ve Televizyonların İdari Denetimi Ve Radyo Ve Televizyon Üst Kurulunun İdari Yaptırım Yetkisi” konulu İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi incelendiğinde, tezin ilgili bölümünden eksik alıntı yapıldığı, söz konusu bölümde yer verilen hususların, “terörist örgütler” bağlamında verilen hükümlerden oluştuğu görülecektir. Şöyle ki:
“Ulusal güvenlik için tehlike oluşturduğu iddia edilen açıklamaların radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarında yayınlanması halinde mahkeme, ulusal devletlere sınırlamanın ölçütü bakımından daha geniş bir takdir hakkı bırakmaktadır. Betty Purcell ve Diğerleri/ İrlanda kararında ¹⁷⁸ Telefis Eirann Radyosunun IRA, Sinn Fein, Ulster Savunma Birliği, İrlanda Milli Kurtuluş Ordusu gibi terörist olarak nitelendirilen örgütler hakkında yayın yapması bakanlık tarafından yasaklanmıştır. Radyo ve televizyon yayınlarının etkisinin doğrudan olması, hızlı ve ani etki yaratması, cevap ve düzeltme hakkının yazılı basına göre daha kısıtlı olması nedeniyle devletlerin bu konuda daha geniş takdir hakkının bulunduğu belirtilmiştir ¹⁷⁹. (178.Betty Purcell ve Diğerleri v. İrlanda, Başvuru No: 15404/89. 179.Doğru, Nalbant, a.g.e., s.203.)
https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=0D0MnhSgs50O28nvwnZdKA&no=KUCP8l-u33mVLk1tU34-8g (Erişim Tarihi:20.06.2023)
Kaldı ki; ihlale gerekçe gösterilen ifadelerin, seçimden iki gün sonra, tüm tarafların ve toplumun seçim sonuçlarını kabullendiği ve artık seçim sonuçlarına etki eden hususların tartışılmaya başlandığı bir zaman diliminde gerçekleştiği dikkate alındığında; “etkisinin ani ve hızlı” olması gibi bir sonuca yol açması ihtimali, çok zorlayıcı bir yorumdur.
3) Uzman raporu ve Kurul Kararında ifade hürriyetinin kapsamı ile ilgili Danıştay 13. Dairesi’nin 2020/613 E. ve 2021/229 K. Sayılı kararına atıf yapılarak, “Danıştay 13. Dairesi'nin 2020/613 E. ve 2021/229 K. sayılı kararında belirtilen; ‘... Buna göre, ifadenin muhatabının konumu, ifadeyi kullananlar açısından sınırsız bir ifade özgürlüğü alanı bahşetmez… Bu anlamda; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici keyfi söz ve beyanlar ile özel hayata ve hayatın gizliliğine karşı saldırılar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeyi hedefleyen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik olan ifadeler, ifade özgürlüğü kapsamı dışında değerlendirilmektedir.’ hükmü ile ‘savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeyi hedefleyen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik olan ifadelerin’ ifade özgürlüğü alanı olmadığının altı çizilmiş ve ifade hürriyetinin kapsamı bu hüküm çerçevesinde belirlenmiştir.” değerlendirmesine yer verilmektedir.
Ancak söz konusu Danıştay kararının ayrıntılarına bakıldığında; Danıştay kararında; yayının iki şekilde ele alındığı, hükümet politikalarının eleştirildiği bölüm için müeyyideye gerek görülmediği; Cumhurbaşkanına yönelik sözler hakkında ise yayındaki ifadelerin eleştiri sınırlarının ötesinde olduğu değerlendirilmesinin yapıldığı görülecektir.
Kararda, hükûmete yönelik eleştiriler bağlamında; “Bu itibarla, uyuşmazlık konusu yayının kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içermek suretiyle 6112 sayılı Kanun'un 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde düzenlenen yayın ilkesini ihlâl edip etmediğinin tespiti için programda Kaşıkçı cinayeti ve eğitim politikasına ilişkin olarak kullanılan ifadelerin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir…
Uyuşmazlık konusu program yayınında program sunucuları arasında geçen konuşmalarda hükûmetin eğitim politikasının ele alınarak değerlendirme konusu yapılmasının ve eleştirilmesinin genel olarak kamu yararını ilgilendiren bir mesele olduğu, ayrıca hükûmetlere ve siyasetçilere yöneltilen eleştirinin sınırının diğer kişilere göre daha fazla olduğu açık olduğundan, bu sebeplerle davacının basın özgürlüğüne yapılan müdahalenin, “başkalarının şöhret ve haklarının” korunması için demokratik bir toplumda gerekli bir müdahale olmadığı sonucuna varılmıştır…
Bu itibarla, programda kullanılan ve hükûmetin eğitim sistemine ilişkin siyasi nitelikli yorum ve değerlendirmeler içeren ifadeler nedeniyle 6112 sayılı Kanun’un 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinin ihlâl edildiğinden bahisle davacı kuruluşa yaptırım uygulanmasında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.”
şeklinde hüküm bildirilerek, kamu yararını ilgilendiren konularda basın ve ifade özgürlüğünün çerçevesinin genişletildiği ve aynı zamanda güvence altına alındığı görülmektedir.
İlgili Danıştay kararının, Hukuki Değerlendirme bölümünde de; söz konusu karar öncesinde; “…hükûmetin eğitim sisteminde uyguladığı politikalara ilişkin siyasî nitelikli yorum ve eleştiriler olduğu görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) göre, siyasi tartışma özgürlüğü, "tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi"dir (AİHM kararı, Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, Karar tarihi: 08/07/1986, §41-42). Mahkeme’ye göre, hükûmetler yalnızca yasama organı ve yargı organlarınca denetlenmemelidirler, hükûmetlerin aynı zamanda halk ve kitlesel medya tarafından da denetlenmeleri gerekmektedir (AİHM kararı, Şener/Türkiye, B. No: 26680/95, Karar tarihi: 18/07/2000, §40). AİHM’nin yerleşik içtihatlarında da belirttiği gibi, hükûmetler kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorundadır. Sağlıklı bir demokrasi, bir hükûmetin yalnızca yasama organı veya yargı organları tarafından denetlenmesini değil, aynı zamanda sivil toplum örgütleri, medya ve basın veya siyasi partiler gibi siyasal alanda yer alan diğer aktörlerce de denetlenmesini gerektirir (AİHM kararı, Castells/İspanya, B. No: 11798/85, Karar tarihi: 23/04/1992, §46). Ayrıca hükûmetlere ve siyasetçilere yöneltilen eleştirinin sınırı da özel kişilere göre daha geniştir (AYM kararı, Bekir Coşkun Kararı, B. No: 2014/12151, Karar tarihi: 04/06/2015, §69). İfade özgürlüğü, büyük ölçüde eleştiri özgürlüğünün güvence altına alınmasını hedeflemektedir ve düşüncelerin açıklanması ve yayılması sırasında kullanılan ifadelerin sert olması doğal karşılanmalıdır. Öte yandan, siyasi tartışma özgürlüğünün “tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi” olduğu göz önüne alındığında diğer ifade türlerine nazaran, başvuru konusu konuşmalardaki gibi politikaları ve siyasileri eleştiren, politikaları veya siyasi açıklamaları muhalif bir tarzda ele alan siyasi ifade özgürlüğüne ayrıca önem vermek gerekmektedir (AYM kararı, Tansel Çölaşan, B. No: 2014/6128, Karar tarihi: 07/07/2015, §64).” şeklinde, ulusal ve uluslararası kararlara atıfta bulunulmuştur.
Söz konusu yayında dile getirilen konuşmaların hedefinin, özellikle Zafer Partisi’nin mülteciler konusunda verdiği yasa teklifine yönelik Meclis’te yalnız bırakıldıkları noktasından hareketle, hükûmetin mülteciler konusunda geliştirdiği politikalara yönelik eleştiriler olduğu dikkate alındığında, ifadelerin basın ve ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesi gerektiği görülecektir.
4) Bilindiği üzere, demokratik sistemlerde medyanın “kurumların işleyişindeki aksaklıkları ortaya çıkartmak yoluyla düzeltilmesine olanak sağlamak” doğrultusunda hareket etmesi, gazeteciliğin evrensel ilkeleri arasındadır. Bu temel ve evrensel ilke medyaya, halk adına denetim görevini yüklemektedir. Hatta iktidar sahiplerinin eksik/yanlış ve hatta bazen yasalara aykırı olabilecek faaliyetlerini, bir tür “denetleme” şeklinde belirlenebilecek görev tanımı nedeniyle medya, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerine ek dördüncü bir kuvvet olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla, bir siyasi parti liderinin konuk edildiği programda, kamuoyunda yaşanan tartışmaların yayına taşınarak, görüşlerinin alınması, yayıncılık görev ve sorumluluğu kapsamındadır. Üst Kurulun, bir yayına bazı ifadelerin kesilerek anlam bütünlüğü bozulacak şekilde rapora konulmuş söylemler üzerinden yaptırım uygulamasıyla, medyanın asli görevini yapmasına müdahale edilmiş, bir yandan medyanın basın özgürlüğü hakkına, öte yandan da, halkın var olan sorunlara dair bilgi edinme, fikir geliştirme ve kanaat sahibi olma hakkına kısıtlama getirilmiştir. Bildiğimiz üzere, demokratik toplumlarda böylesi haksız uygulamalar kabul görmez.
5- Anayasa Mahkemesi yine pek çok kararında ifade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini kabul etmiştir. (Ali Suat Ertosun, B. No: 2013/1047, 15/4/2015, § 66; Zübeyde Füsun Üstünel ve diğerleri, § 102)
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 26/7/2019 tarihinde, Zübeyde Füsun Üstel ve Diğerleri (B. No: 2018/17635, R.G. Tarih ve Sayı: 19/9/2019 - 30893) başvurusunda; Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Kararı’nın, “Kamu Otoritelerinin Eleştirilmesi” bölümündeki bazı hükümler şu şekildedir:
“104. Kamu otoritelerine veya kamu politikalarına yönelik eleştirilerde Mahkememiz bazı ilkeler benimsemiştir. İlk olarak, sarf edilen bazı görüş ve ifadeler kamu gücünü kullanan organlar nazarında kabul edilemez görülse bile hukukun üstünlüğüne dayanılarak oluşturulan demokratik bir toplumda kurulu düzene, politikalara ve uygulamalara karşı çıkan veya kamu gücünü kullanan organların eylemlerini eleştiren, onları kabul edilemez bulan fikirler serbestçe açıklanmalıdır (Mehmet Ali Aydın, § 69;Ayşe Çelik, § 53).
106. Üçüncü olarak ise kamu otoritelerinin -kamu gücünü kullandıkları için- kabul edilebilir eleştiri sınırlarının özel bireylere nazaran çok daha geniş olduğu unutulmamalıdır. Demokratik bir sistemde, kamu otoritelerinin eylemlerinin ve ihmallerinin yalnızca yasama ve yargı organlarının değil aynı zamanda kamuoyunun da sıkı denetimi altında olduğu her zaman gözönünde bulundurulmalıdır (Ayşe Çelik, § 54; Bekir Coşkun, § 66; Ergün Poyraz (2) [GK], B. No: 2013/8503, 27/10/2015, § 69).
107. Dördüncü olarak, kamu otoriteleri kendilerine yönelik saldırı ve eleştirilere farklı araçlarla cevap ve tepki verme imkânına sahiptir. Bu imkânların varlığı nedeniyle kamu gücünü kullanan otoriteler haksız sözel saldırılar karşısında -şiddete teşvik içermedikçe- ceza soruşturma ve kovuşturmasına başvurma hususunda kendilerini sınırlandırmalıdır.”
İlgili Kararın “Nihai Değerlendirmeler” bölümünde ise şu hükümlere yer verilmektedir:
128. Açıklanan bir düşüncenin salt ağır olması, yetkilileri sert biçimde eleştirmesi, keskin bir dil kullanılarak ifade edilmesi ve hatta tek taraflı, çelişkili ve subjektif olması şiddete tahrik ettiği, topluma, devlete ve demokratik siyasal düzene yönelik olarak bir tehlike ortaya çıkarttığı ve buna bağlı olarak kişileri kanunlara aykırı eylemler yapmaya teşvik ettiği anlamına gelmez.
129. En geniş siyasi özne olan devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş olduğunda bir tereddüt olamaz…
İlgili Kararın “Orantılılık” bölümündeki değerlendirmelerde de şu hüküm yer almaktadır:
134. Kamu gücünü kullananların eylemleri hakkındaki açıklamaların rahatsız edici de olsa cezalandırılması caydırıcı etki doğurarak toplumdaki ve kamuoyundaki farklı seslerin susturulmasına yol açabilir. Cezalandırılma korkusu, çoğulcu toplumun sürdürülebilmesine engel olabilir (Ergün Poyraz (2), § 79). Bilhassa cezalandırılmaları hâlinde ülkede kamu yararına ilişkin konuların tartışılmasına yönelik katkılarına ciddi şekilde engel oluşturacağı muhakkak olan akademisyenler gibi kişiler güçlü nedenler olmadan cezalandırılmamalıdır. (gazeteciler bağlamında bkz. Orhan Pala, § 52; Bekir Coşkun § 58; Ali Rıza Üçer (2) [GK], B. No: 2013/8598, 2/7/2015, § 46)
137. Demokratik bir toplumda otosansür refleksine hizmet eden bir cezaya maruz kalınması, kamu gücünü kullanan organların karar ve eylemlerini sorgulanamaz hâle getirir. Oysa demokratik bir toplumda devletin, kamusal faydası yüksek olan bir tartışmanın yürütülmesini ceza tehdidi yoluyla engellemek yerine bilgi kaynaklarına ve iletişim araçlarına erişim imkânlarının genişliğinden yararlanarak kendisine yönelik eleştirileri etkili bir biçimde yanıtlamak suretiyle bu konudaki kamusal tartışmaya katkıda bulunması beklenir.
https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/17635 (Erişim Tarihi:21.06.2023)
Bu çerçevede; Türkiye gündemini yakından ilgilendiren düzensiz göç sorunu ile ilgili durum tespiti, uygulanan politikalara eleştiri ve geleceğe ilişkin öngörüler, uyarılar ve önlem alınmasına yönelik çağrılar içeren ifadelerin, televizyon yayıncılığı açısından en ağır yaptırımlardan birisi ile cezalandırılması, orantısız olacak, kamusal faydası yüksek tartışmaların yapılmasını imkansız hale getirecektir.
5) Ayrıca, Danıştay tarafından onaylanan ve aşağıda ayrıntıları yer alan bir kararda da; kamu yararını ilgilendiren bir mesele olduğunda, doğrulanmadığı gerekçesiyle canlı yayında ifade edilen hususları sınırlandırabilmenin mümkün olmadığı, kamusal tartışmalara katılan bireylerin ya da bunu yayımlayan kitle iletişim araçlarının yaptırıma maruz kalma endişesi taşımalarının, bireylerin düşüncelerini açıkça ifade etmeleri üzerinde kesintiye uğratıcı bir etki doğurabileceği belirtilmektedir. Şöyle ki;
Üst Kurulun, 25.03.2020 tarih ve 2020/13 sayılı toplantısında alınan 13 No.lu kararıyla;
“… Medya TV Hizmetleri A.Ş.” unvanlı kuruluşun, ''…'' logosuyla yayın yapan televizyon kanalında 20/03/2020 tarihinde yayınlanan "…" adlı programına, 6112 sayılı Yasa’nın 8/1 (ı) bendinden yaptırım uygulanmıştır.
a) Kuruluş bu karara karşı mahkemeye başvurmuş, Ankara 10. İdare Mahkemesince verilen 12/11/2020 tarih ve E:2020/976, K:2020/1674 sayılı kararda; “…Kamu yararını ilgilendiren bir mesele olduğunda kuşku bulunmayan bir kamusal tartışmaya katılmak için bilimsel kesinliğin bir ölçüt olarak aranmayacağı, dolayısıyla salt bilimsel kesinlik bulunmadığı veya doğrulanmadığı gerekçesiyle canlı yayında ifade edilen hususları sınırlandırabilmenin mümkün olmadığı, kamusal tartışmalara katılan bireylerin ya da bunu yayımlayan kitle iletişim araçlarının yaptırıma maruz kalma endişesi taşımalarının, bireylerin düşüncelerini açıkça ifade etmeleri üzerinde kesintiye uğratıcı bir etki doğurabileceği, kişilerin veya televizyonların böyle bir etki altında, ileride düşüncelerini açıklamaktan ve yaymaktan imtina etme riski de barındırdığı, bu durumda, dava konusu yayın nedeniyle idari para cezası uygulanmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” hükmü verilmiştir.
b) RTÜK, anılan mahkeme kararı nedeniyle istinaf yoluna başvurmuş, Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesi tarafından, istinaf istemi reddedilmiştir.
c) Ardından RTÜK, BİM kararı nedeniyle Danıştay’a başvurmuş, Danıştay Onüçüncü Dairesi, 15.06.2021 tarihli, E:2021/2226 ve K:2021/2262 No.lu kararında da; “Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olduğu, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.” şeklinde hüküm bildirerek davalı RTÜK’ün temyiz istemini reddetmiştir.
Yukarıda örneklerini verdiğim kararlardan anlaşılacağı üzere; İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme, Anayasa ve Basın Kanunu’nda dolayısıyla hem ulusal hem uluslararası hukuk metinlerinde ifade özgürlüğünün açıkça güvence altına alındığı, bu bağlamda gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarında, gerekse Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında, özellikle kamu yararı bulunduğu durumlarda, ifade özgürlüğünün temel alındığı görülmektedir.
Sonuç itibarıyla; yaptırıma konu açıklamaların anlam bütünlüğüne uymayacak şekilde bağlamından koparılarak “toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edici veya toplumda nefret duyguları uyandırıcı” olduğu iddiasıyla, 6112 sayılı Yasa’nın en ağır yaptırımlarından birinin uygulanmasının kabul edilemez olduğu, yaptırımın haksız, orantısız, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayıcı, toplumda özgürce kanat oluşumunu engelleyici nitelikte olduğu, müeyyide uygulanmasına dayanak gösterilen sözlerin Anayasa ile güvence altına alınan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti kapsamında kaldığı ve yayında 6112 sayılı Yasa kapsamında aykırılık teşkil eden bir hususun bulunmadığı gerekçeleriyle, çoğunluk kararına karşı oy kullandım. 17.07.2023


