İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının 26.11.2025 tarih ve 71 sayılı yazısına konu SZC logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşun 08.10.2025 tarihinde saat 19:58’de yayınladığı "Türkiye’nin Sözü” adlı program yayınına ilişkin uzman raporu ile video görüntülerinin incelenmesi ve değerlendirilmesiyle yapılan görüşmeler sonucunda;
Programda CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş’ın, "Bitmiş bir siyasal iktidar var. Türkiye’nin hiçbir sorununa derman olamıyor, meşruiyetini kaybetmiş, meşruiyetini Amerika’da bulmaya çalışıyor. Onu bulabilmek için uçak alıyor, doğalgaz alıyor, ne bulursa onu alıyor, ülkenin madenlerini peşkeş çekiyor. Yeter ki ömrünü bir gün, bir ay, bir yıl daha uzatabilsin diye…Devlete çökmüş olan bir organize grup var. Bu organize grubun siyasette ayağı var, iktidar partisini oluşturuyor. Bunların atamış oldukları üniversitelerde rektörler var, basının içerisinde yandaş medyaları var, hukuk alanında atadıkları savcılar var vesaire bunlar aracılığıyla ortaklaşa operasyon yürütüyorlar. Türkiye’de de biz bunların yaptığı her işi anlamlandırmaya çalışıyoruz... Yapılan iş tam bir zırvalık…Mevcut Milli Eğitim Bakanı kendisiyle birlikte Milli Eğitim Bakanlığına çökmüş olan Cihannüma kliği ile beraber memleketi bambaşka bir yere doğru sürüklemeye çalışıyordu… Bunların kendileri gibi aklı evvel bazı dernekleri, vakıfları da var, işte Enderun Öğretmenleri, Şuurlu Öğretmenler Derneği, Eğitim-Bir-Sen, Müsaid falan gibi…Çünkü burası suç işleyip kaçabileceğiniz bir yer haline gelmiş. Cezasızlık hakim olmuş burda ve ücreti mukabilinde her kararı çıkartabilen bir yer haline dönüşmüş... Ülkedeki bu hukuksuzluk hali, yoksulluk hali, yolsuzluk hali, çabuk zengin olma hayali, hiçbir şekilde ceza almama hali bu gençlerin de bir biçimde çeteleşmesine, kendi düzenlerini kurmasına neden oluyor…Meclis’i çalıştırmaz hale getiren, ülkeyi bu hale cezasızlık ve hukuksuzluk haline getiren bir iktidar var. Türkiye’nin temel meselesi Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kendi siyasi ömrünü bir gün uzatmak için her türlü hukuksuzluğu göze almış olmasıdır." şeklindeki ifadelerinin, 6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş Ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un Yayın hizmeti ilkeleri başlıklı 8’inci maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde yer alan "İnsan onuruna ve özel hayatın gizliliğine saygılı olma ilkesine aykırı olamaz, kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez." ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle “oy çokluğuyla” verilen karara karşı oy kullandım.
KARŞI OY KULLANMA GEREKÇELERİM AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR:
Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp, anayasal güvence altında olduğu rejimlerdir ve basın/ifade özgürlüğünün hangi ölçüde kullanıldığı, demokrasilerin niteliği açısından önemli göstergelerden biridir.
Medya hizmet sağlayıcı kuruluşların, düşünceyi açıklama ve halkın haber alma hakkının kullanılması açısından önemi dikkate alındığında; Üst Kurulun denetim görevini yürütürken, çok hassas ve adil davranması, hak ve özgürlüklere müdahalede sağlam hukuki gerekçelere dayanması ve ölçülü olması zorunludur. Aksi halde çok sesliliği sağlamak, toplumun özgürce kanaat oluşturmasına katkı sunacak ortamı kurmak mümkün olmayacaktır.
“SZC” logolu medya hizmet sağlayıcıda, 08.10.2025 tarihinde, canlı olarak ekrana getirilen "Türkiye'nin Sözü" isimli yorum programında; program konuğu CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş’ın, bazı ifadelerinin eleştiri sınırları ötesinde olduğu gerekçesiyle, Üst Kurul çoğunluğu tarafından kuruluşa üst sınırdan yaptırım uygulanmış, basın ve ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulmuştur.
1- Bahse konu programa; CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş, Emekli Emniyet Müdürü ve Zafer Partisi Genel Başkan Yardımcısı Fatih Eryılmaz ile Hukukçu Yiğit Akalın konuk edilmiş, Gülşah İnce’nin moderatörlüğünde aynı tarihli ünlü isimlere yönelik düzenlenen uyuşturucu operasyonu ve “yeni nesil çocuk çeteleri” konuları ele alınmıştır.
Konuk Özçağdaş’ın, uyuşturucu operasyonu kapsamında iktidar politikalarına yönelik söylemleri ile çocuk çetelerinin son yıllarda korkutucu düzeyde artışına dair Milli Eğitim Bakanı’na yönelik söylemleri, eleştiri sınırları ötesinde değerlendirilerek yaptırım uygulanmıştır.
Bilindiği üzere bir yayının içerik yönünden ihlal teşkil edip etmediğinin saptanabilmesi için; programın ilgili bölümünün bütün olarak değerlendirilmesi, yapılan konuşmaların amacının, eleştirilerin hedefinin ve verilmek istenilen mesajın anlaşılabilmesi ile mümkündür ve bu nedenle ihlale gerekçe gösterilen ifadelerin bağlamının göz ardı edilmemesi gerekmemektedir.
Ancak, program ayrıntılı olarak incelendiğinde; Uzman raporunda CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş’ın ihlal teşkil ettiği iddiasıyla yaptırıma konu edilen ifadelerinin, hangi amaçla ve hangi bağlamda dile getirildiğine ilişkin ayrıntılı bir değerlendirmeye yer verilmediği, konuşmaların rapora eksik eklendiği, dahası eleştirilerin amaç–hedef ilişkisinin gözetilmediği görülmektedir.
Dolayısıyla; ihlal iddiasıyla sunulan ifadelerin öncesi ve sonrasındaki konuşmalara yer verilmeden, kesilerek ya da seçilerek deşifre edilip rapora eklenmesi ve konunun bütün olarak değerlendirmeye alınmaması; konuşmaların bağlamından koparılarak anlam bütünlüğünün bozulmasına, eleştirilerin amacının anlaşılamamasına ve sonuç olarak objektif kriterlerden uzak bir rapor ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bu nedenle, yaptırıma konu programda yer alan söylemlerin, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının belirlenebilmesi için; bu bölümde Uzman raporunda yer verilmeyen diyalogların tamamına bakılması, konuşmaların amacının, hedefinin ve verilmek istenilen mesajın içeriğinin ortaya konulması ve programın bütünlüğü ve bağlamı içinde değerlendirilmesi yerinde olacaktır.
a) Programın, yaptırıma konu edilen ilk bölümünde; aynı tarihli ünlü kişilere yönelik düzenlenen uyuşturucu operasyonları konu edilmiştir. Yayın konuğu Emekli Emniyet Müdürü Fatih Eryılmaz; operasyondaki aksaklıklara ilişkin saptamalarda bulunmuş, bu tür operasyonlarda uygulanması gerekli yöntemlere dair bilgiler vermiştir. Hukukçu Yiğit Akalın ise; geçmiş dönemlerde bazı ünlü isimlere yönelik operasyonlarda gözaltına alınan ve haber manşetlerine taşınarak kamuoyunda deşifre edilen, ancak sonradan uyuşturucu kullanmadığı tespit edilen kişilerin, lekelenmeme hakkı ve korunması gerekli masumiyet karinesine yönelik yasal güvencelerden bahsetmiştir. Bu bölümde genel olarak; kullanıcıların tespitine yönelik gözaltıların, sorunun kaynağına değil, yalnızca görünen yüzüne müdahale olduğu, asıl hedef alınması gereken kitlenin piyasayı kontrol eden örgütlü suç yapıları, baronlar, çeteler ve uluslararası kaçakçılık ağları olması gerekliliği üzerine açıklamalarda bulunulmuştur.
Yayın konukları Emekli Emniyet Müdürü ve Hukukçunun anlatımları çerçevesinde; CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş da; "(22:02:02) Şimdi burada çok temel olarak iki mesele var. İki mesele, iki hedef birincisi biraz önce de söyledim Türkiye’yi her gün yeni bir gündemle meşgul etmek, böylelikle Türkiye’nin ana gündemi olan yokluk, yoksulluk yolsuzluk bunların konuşulmamasını sağlamak. Bitmiş bir siyasal iktidar var. Türkiye’nin hiçbir sorununa derman olamıyor, meşruiyetini kaybetmiş, meşruiyetini Amerika’da bulmaya çalışıyor. Onu bulabilmek için uçak alıyor, doğalgaz alıyor, ne bulursa onu alıyor, ülkenin madenlerini peşkeş çekiyor. Yeter ki ömrünü bir gün, bir ay, bir yıl daha uzatabilsin diye. Şimdi iktidarın böyle bir ihtiyacı var. Şimdi birinci ihtiyaç bu. Bu nedenle de her gün yeni bir gündem lazım Türkiye’ye… Bakın ortada bir tutuklama var 19 yurttaşımız bir biçimde sabahın köründe evlerinden alınmışlar ne ne olduğu anlatılabiliyor, ne yönetmeliklere uygun, ne hukuka uygun ne yasaya ne Anayasa’ya hiçbir şeye uygun değil. Biz anlam vermeye çalışıyoruz… Polis bölgesinde jandarma operasyon yapıyor ama tutuklanmışlar mı, efendim sadece kan testi mi alınıyormuş neden alınıyor, hangi kararla alınıyor? İrem Derici aslında hukukun, Yiğit hocam yanlışım varsa düzeltin, çok temel bir ilkesinden bahsediyor. Lekelenmeme hakkı var. Siz kim oluyorsunuz da lekeliyorsunuz ki bu sanatçıları? Bir uyuşturucu operasyonu yapıyorsanız açarsınız davanızı bu davada bu arkadaşlar da sanıktır dersiniz… Sonuç itibarıyla olması gereken bir yol var bir usul var bunların hiçbirisi yok. Dolayısıyla Devlete çökmüş olan bir organize grup var. Bu organize grubun siyasette ayağı var, iktidar partisini oluşturuyor. Bunların atamış oldukları üniversitelerde rektörler var, basının içerisinde yandaş medyaları var, hukuk alanında atadıkları savcılar var vesaire bunlar aracılığıyla ortaklaşa operasyon yürütüyorlar. Türkiye’de de biz bunların yaptığı her işi anlamlandırmaya çalışıyoruz..." şeklinde eleştirilerde bulunmuştur.
b) Programın, yaptırıma konu edilen diğer bölümünde ise; 18 yaş altındaki çocukların kullanıldığı “yeni nesil çeteler” olarak adlandırılan sorun ve çözüm yöntemleri konu edilmiştir.
Bu bölümde Moderatör Gülşah İnce’nin, “(22.23.44) Şimdi biz bu uyuşturucu, yasaklı madde operasyonu olmasaydı… neyi konuşacaktık? Mesela Serdar Öktem cinayetini konuşacaktık İstanbul’un göbeğinde olan… Bu cinayetin arkasında bir kez daha işte o çete, Daltonlar Çetesi çıktı karşımıza. İddianame hazırlandığında, özellikle Hazar Dost Sözcü televizyonunun özel haberler yapan başarılı muhabiri Hazar Dost, teker teker bize bir şablon çizmişti ve o şablonda genelde yöneticiler suça hiç bulaşmıyorlar. Onlar karar veriyor ya da kendilerine nasıl bir emir geliyorsa o emirleri yerine getirilmesine aracı ediyorlar ama kimlerin eline silah veriliyor; 18 yaş altındaki çocuklara. O çocuklar son dönemde artık iyice sokağa mahkûm oldu… Çocukları okula iyice bağlamak gerekirken onları başka alanlara spora sanata teşvik etmek gerekirken eğitimden iyice uzaklaşan bir sistem de karşımızda. Siz bu çeteler meselesini nasıl okuyorsunuz Suat Bey?” şeklindeki sorusu üzerine;
CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş; “(22.25.41) Öncelikle şunu söylemek isterim mevcut Milli Eğitim Bakanımızdan daha iyi okuduğunuz kesin. Mevcut Milli Eğitim Bakanı kendisiyle birlikte Milli Eğitim Bakanlığına çökmüş olan Cihannüma kliği ile beraber memleketi bambaşka bir yere doğru sürüklemeye çalışıyordu… Şimdi bazı rakamlar verelim Gülşah Hanım. Türkiye’de şu an itibarıyla ne eğitimde ne işte olan 15-29 yaş arası nüfusumuzun oranı 4.6 milyon insanımız var. Onun dışında 1.2 milyon Açık Öğretimde insanımız var, çocuğumuz var, gencimiz var. 1.6 milyon mesleki ve teknik eğitimde öğrencimiz var. Okul dışında 612.000 kişimiz var. Bu Milli Eğitim Bakanı’nın çalışma alanına girmiyor. Önemsemiyor mesela bunu. 14-17 yaş arasında 440.000 küsur çocuk, yoklar bunlar, okullara hiç gitmiyorlar ama Millî Eğitim Bakanı’nın bunları bulmak gibi bir derdi yok, nerede oldukları belli değil bunların. Okullaşmayanlar. METEM’de de 465.000 insan var. Şimdi bu rakamları niye söyledim? Toplamda 8.7 milyon gencimizin, ne eğitimde ne işte doğru düzgün bir mesleği yok. Peki, Milli Eğitim Bakanlığında oturan bir kişinin ne yapması lazım? Memlekette böyle bir sorun var, ben bu çocuklara ileri eğitimler sağlayayım, okullardan mezun olmuş olanlara hayat boyu öğrenme modülleri vereyim, onları istihdam sahibi yapayım demesi lazım değil mi? Hayır öyle yapmıyorlar. Zorunlu eğitimi 12 yıldan daha aşağıya çekelim, 5 milyona yakın lise öğrencisi var, onun 1.2 milyonunu da bu 8.7 milyonun yanına çekelim diyorlar. Ve bunların kendileri gibi aklı evvel bazı dernekleri vakıfları da var, işte Enderun Öğretmenleri, Şuurlu Öğretmenler Derneği, Eğitim-Bir-Sen, MÜSAİD falan filan gibi bunlar da açıklama yapıyorlar, Türkiye’yi anlatıyorlar. Diyorlar ki, efendim ara eleman lazım. Ben de soruyorum uzmanlara ne kadar ara eleman lazım? Valla 300-400 bin, belki 1 milyon en fazla. Elimizde düşünün, 9 milyonluk bir stok var. Şimdi Suat Özçağdaş buradan nereye gelmek istiyor? 9 milyonun üzerine yeni işsiz, yeni eğitimde olmayan insan ekleyeceksiniz, bunun bir karşılığı var bir maliyeti var. Bu çocuklar sonuç itibarıyla, daha önceki 9 milyon neredeyse bunlar da onların yanına gidecek. Peki bunu nereden anlıyoruz. Yiğit bey programın başında tutuklu olanların sayısındaki müthiş artıştan bahsetmişti değil mi? 2010 yılında Türkiye’de suça bulaşmış olan çocuk sayısı 83.000’di. Bugün itibarıyla suçla bir şekilde ilişkilenmiş çocuk sayısı 612.000… Geçen yıla göre %10 arttı. Bunların 280.000’i suç işlediler, 200.000’i suçtan mağdur oldular. Ahmet Minguzzi bunlardan bir tanesi örneğin… Peki 2010 yılında kaçtı bu rakam 83 bin. 83 binden, 280 bin suça geldi bu rakam. Dolayısıyla korkunç bir tabloyla karşı karşıyayız… Peki bu 612 binlik sayı nereden geliyor? Çünkü sayıları 9 milyona yaklaşmış eğitim ve okulda olmayan çocuklardan kaynaklanıyor bir biçimde. Çünkü bu çocukların özellikle bunların zaten 6 milyon civarında olanları, okulla bir alakası yok şu an itibarıyla. Bunlar doğal olarak bir yokluk yoksulluk içerisindeler. Peki televizyonlarda ne izliyoruz; sürekli şiddet izliyoruz. Siyaset alanında sürekli ülkesini azarlamaktan muhalefeti azarlamaktan onlara hakaret etmekten asla vazgeçmeyen Cumhurbaşkanı ve Bakanlar. Örneğin LGS tartışmasını yaparken Milli Eğitim Bakanı’nın kullandığı dili herkes hatırlıyordur burada Cumhurbaşkanının kullandığı dili söylemeye gerek yok. Herkes maruz kalıyor zaten dolayısıyla Türkiye’de müthiş bir toplumsal şiddet var biraz önce Fatih Bey söyledi, ülke zaten Teksas’a dönmüş bütün Avrupa burada cebelleşiyor. Yani Finlandiyalılar birbirini öldürecekse buradaki İsveçliler birbirini vuracaksa burada çünkü burası suç işleyip kaçabileceğiniz bir yer haline gelmiş. Cezasızlık hâkim olmuş burada ve ücreti mukabilinde her kararı çıkartabilen bir yer haline dönüşmüş. Dolayısıyla, bütün bunların kök nedenleri var. Türkiye’de eğitimde yaşadığımız bu problem… Ülkedeki bu hukuksuzluk hali, yoksulluk hali, yolsuzluk hali, çabuk zengin olma hayali, hiçbir şekilde ceza almama hali, bu gençlerin de bir biçimde çeteleşmesine, kendi düzenlerini kurmasına neden oluyor." şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.
Ayrıntılı olarak verilen diyaloglarda da görüleceği üzere, bahse konu yayında; Suat Özçağdaş tarafından, somut verilere dayanılarak okullaşma ve genç işsizlik sorunları ile özellikle bu sorunların yol açtığı genç nüfusun suça sürüklenmesindeki artış hızına dikkat çekilmektedir. Hükûmetin eğitim politikasının eleştirildiği, kamu gücünü elinde bulunduran Milli Eğitim Bakanı’nın eğitim sisteminde kullandığı yöntemlerin sorgulandığı yayında, korkutucu düzeyde artan suça bulaşmış genç nesil çeteleri, yanlış eğitim politikalarının yol açtığı toplumsal sonuçlar olarak değerlendirilmekte ve Bakan, bu konuda yeterli önlemleri almamakla eleştirilmektedir.
Ana Muhalefet Partisinin, Milli Eğitim Bakanlığından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı’nın, iktidarın eğitim ve dış politikasına, özellikle bu alanda en yetkili kişi olan Milli Eğitim Bakanı’na yönelik ifadelerinin, siyasi bir tartışmanın parçası olduğu açıktır. Eleştiriler, politik alanının dışına taşmamıştır. Yaptırım uygulanan ifadelerin hedefinde, Bakan’ın kişisel onuru veya özel hayatı değil, kamu kaynaklarını kullanarak uyguladığı eğitim politikaları ile siyasi tutum ve pozisyonunun bulunduğu, siyasi eleştiri nitelikli söylemlerde, eleştirinin dozu yüksek olsa da, hakaret içerikli, küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde bir ifadenin bulunmadığı ortadadır.
Eğitim sistemi, genç işsizlik, okullaşamayan çocukların suça sürüklenmesi gibi kamu yönetimi performansı kapsamındaki konuların, kamu yararı taşıdığı konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Kamu yararı taşıyan konuların, medya hizmet sağlayıcılarda tartışılması da, toplumun bilgi edinme hakkının bir parçasıdır. Bilindiği üzere; kamu gücünü elinde bulunduran kişi veya kurumların daha fazla eleştiriye açık olmaları gerektiği, ulusal ve uluslararası yargı kararlarıyla sabittir. Bu kapsamda; ihlal teşkil ettiği ileri sürülen ifadelerin de, muhalefet temsilcisi bir siyasetçi tarafından, kamu gücünü elinde bulunduran kişi ve kurumlara yönelik sert, ajitatif ama politik nitelikli demokratik bir tepki olduğu ve ifade özgürlüğünün özünü oluşturan kamusal denetim ve siyasal eleştiri kapsamında kaldığı ortadadır. Siyasal alanda yaşanan sert tartışmalar, demokratik hukuk devletlerinde çoğulcu toplum yapısının ve ifade özgürlüğünün bir parçasıdır. Bu nedenle, siyasi tartışmalarda kullanılan sert üslup ve ağır eleştiri niteliğindeki söylemler doğal kabul edilmekte ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmektedir.
Ayrıca Özçağdaş’ın; okullaşmayan çocukların sayısı, suça sürüklenen çocuk istatistikleri gibi resmî verilere dayanarak konuştuğu dikkate alındığında, AİHM içtihadında korunan ifade türlerinden biri olan “olgusal temelli toplumsal tartışma” niteliğinde olduğu açıktır ve bu tür konuşmaların cezalandırılması, demokratik bir toplumda basının ve uzman görüşlerinin susturulması anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla; ihlale gerekçe gösterilen ifadelerin; demokrasilerde vazgeçilmez ilkelerden biri olan siyasi tartışma özgürlüğü kapsamında ifade edilen ve “eleştirel değer yargısı” niteliğindeki görüşler olduğu açıktır. Özellikle iktidarın hükûmet yönetimi kapsamındaki tüm uygulamalarının, demokratik bir toplumda yoğun kamu denetimine tabi olduğu, bu denetimin sağlanmasında muhalefetin sorumluluğu kadar medyanın rolünün de vazgeçilmez olduğu ve Yüksek Mahkeme kararları ışığında bu tarz müdahalelerin kabul görmediği göz önüne alındığında; “SZC” logolu kuruluşa yaptırım yoluna gidilmesi ve üst sınırdan ceza verilmesi, rasyonel ve ölçülü değildir, basın özgürlüğünün, eleştiri hakkı ve siyasi tartışma özgürlüğünün yok sayılması niteliğindedir.
Sonuç olarak; programda işlenilen konular doğrudan siyasal sistemin işleyişi ile ilgilidir, programın bütününde yapılan tartışmalar; güncel siyasal gelişmeler çerçevesinde, siyasi partilerin politik tutumlarına ilişkin yorumlar ve kişisel değerlendirmeler temelinde yürütülmüştür. Siyasi eleştiri çerçevesinde kalan ifadeler, hakaret, aşağılama ya da kişisel saldırı içermemektedir. Bu nedenle, yayın konukları tarafından yapılan eleştirilerin yüksek düzeyde kamu yararı vardır. Bilindiği üzere, kamu yararı olan konularda ifade özgürlüğü daha güçlü korunur ve bu kapsamda siyasetçiler ve partiler, daha geniş eleştiriye katlanmak zorundadır.
Bu çerçevede, program konuğu bir siyasetçinin, siyasi bir tartışmanın parçası olarak kullandığı, olgusal temeli bulunan bir konuda eleştirel değer yargısı niteliğindeki ifadeleri, 6112 sayılı Yasa kapsamında ihlal teşkil etmemektedir. Bu nedenle, üst sınırdan uygulanan yaptırım kararı, isabetli ve hukuki değildir.
2- Medyanın, özellikle kamu yararı söz konusu olduğunda, “halkın gerçekleri, doğruları bilme ve öğrenme hakkı çerçevesinde, toplumsal meseleleri sorgulama ve bu doğrultuda iktidarın hesap vermesini sağlama” gibi hak, görev ve sorumlulukları bulunmakta ve bu haklar, demokratik hukuk devletlerinde Anayasal güvence altında bulunmaktadır. Bu nedenle, medyanın “kurumların işleyişindeki aksaklıkları ortaya çıkartmak yoluyla düzeltilmesine olanak sağlamak” doğrultusunda hareket etmesi, gazeteciliğin evrensel ilkeleri arasındadır. Bu temel ve evrensel ilke medyaya, halk adına denetim görevini yüklemektedir. Söz konusu yaptırım kararıyla, bir yandan medyanın asli görevini yapmasına müdahale edilmiş, bir yandan da halkın, var olan sorunlara dair bilgi edinme, fikir geliştirme ve kanaat sahibi olma hakkına kısıtlama getirilmiştir. Bildiğimiz üzere, demokratik toplumlarda böylesi haksız uygulamalar kabul görmez.
Temel hak ve özgürlüklerle ilgili, yeterli bir gerekçeye dayanmadan yapılan kamusal müdahalelerin, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak kabul edilebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla basın/ifade özgürlüğüne yeterli, sağlam hukuki gerekçeye dayanmayan veya Anayasa Mahkemesince ortaya konulan ölçütleri karşılamayan bir gerekçe ile yapılan müdahaleler, Anayasa'nın 25, 26 ve 28. maddelerini ihlal edecektir. Anayasa Mahkemesi kararlarında istikrarlı şekilde vurgulanan hususlardan birisi de; yazılı ya da sözlü bir beyan içerisinde kullanılan ifadelerin ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar verilirken, kullanılan ifadelerin bağlamından kopartılmaksızın olayın bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerekliliğidir.
Nitekim Dr. Ulaş Karan tarafından hazırlanan, “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ-Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi-2”de, bu husus şu şekilde açıklanmaktadır:
“AİHM, bu tür ifadelerin bağlamından koparılarak ve soyut olarak değil, dile getirildiği yazı veya sözlerin bütünü içerisinde ve yazıldıkları bağlam içerisinde ele alınması gerektiğini kabul etmektedir.¹²³ Anayasa Mahkemesi de konuya aynı şekilde yaklaşmaktadır.¹²⁴ Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğüne ilişkin bireysel başvurularda, ifadelerin bağlamlarından kopartılarak incelenmesi Anayasa’nın 13., 26. ve 28. maddelerinde yer alan ilkelerin uygulanmasında ve elde edilen bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesinin yapılmasında hatalı sonuçlara ulaşılmasına neden olabilir. Bu çerçevede, söz gelimi bir düşünce açıklamasının ifade edildiği bağlamdan koparıldığında ‘milli güvenlik’ için bir tehlike oluşturması, bu ifadeye yönelik bir müdahaleyi tek başına haklı çıkartmamaktadır¹²⁵” [(123: AİHM, Özgür Gündem/Turkey, Appl. No: 23144/93, 16.03.2000, § 63; Sürek/Turkey, Appl. No: 24762/94, 08.07.1999, § 58.), (124: AYM, Bejdar Ro Amed Kararı, B. No: 2013/7363, 16/4/2015, § 77; Mehmet Ali Aydın Kararı, B. No: 2013/9343, 4/6/2015, § 77.), (125: AYM, Mehmet Ali Aydın Kararı, B. No: 2013/9343, 4/6/2015, § 76)] (43. ve 44. sayfalar). https://www.anayasa.gov.tr/media/3545/02_ifade_ozgurlugu.pdf (E. Tarihi: 08.12.2025)
3- Siyasetçiler ile siyasetle doğrudan ve dolaylı ilişkisi bulunan kişi ve kurumlar arasında yaşanan tartışmalarda, taraflar ifade özgürlüğünden çok daha geniş bir şekilde yararlanır. Zira siyasi tartışmaların serbestliği demokratik toplum idealinin merkezinde yer alan bir ilkedir. Seçmenlerini temsil eden, onların taleplerini, endişelerini ve düşüncelerini politik alana aktaran ve çıkarlarını savunan seçilmiş kimseler için, ifade özgürlüğünün özellikle değerli olduğu açıktır. Bu sebeple müdahale, eğer bir siyasetçinin ve özellikle Ana Muhalefet Partisi olan CHP’nin, Genel Başkan Yardımcısı’nın ifade özgürlüğüne yönelik ise; her türden idari yaptırım kararının çok daha sıkı bir denetimden geçirilmesi gerekmektedir.
Ayrıca; demokratik toplumlarda basın, yalnızca haber aktaran bir araç değil; aynı zamanda kamuoyunun siyasal olaylar hakkında bilgi edinmesini sağlayan bir denetim mekanizmasıdır. Bu bağlamda, siyasi içerikli ve kamu yararı taşıyan açıklamaların ve tartışmaların medya yoluyla kamuoyuna aktarılması, basın özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Üst Kurul tarafından, özellikle canlı yayınlanan bu tarz siyasi konuşmaların yayınlanmasının cezalandırılması, sansür etkisi yaratabilecek ve editoryal bağımsızlığı zedeleyebilecek niteliktedir. Aksi takdirde yayıncılar siyasal içeriği süzgeçten geçirmek zorunda kalacak ve bu da Anayasa’nın 28. maddesinde güvence altına alınan basın özgürlüğünü ihlal edecektir.
4- Bu noktada; siyasilerin iktidar politikalarına veya Bakan’lara yönelik eleştirileri kapsamında, Üst Kurulca verilen ancak Danıştay tarafından uygun görülmeyen kararlara baktığımızda da, basın/ifade özgürlüğü kapsamının genişletildiği ve “kamu yararı bulunması” hususunun ön planda tutulduğu görülecektir.
a) Üst Kurulun 11 Ağustos 2021 tarih ve 2021/31 sayılı toplantısının 47 No.lu kararıyla, KRT logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluşa; “Şimdiki Zaman” programında yer alan; “Cumhuriyet'in diğer kurumları gibi, nasıl Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında Cumhuriyet'in dikili ağaçları teker teker satıldılarsa, yerlerinden söküldüler, başka kurumlara döndürüldülerse, Türk Hava Kurumu da benzer bir akıbeti yaşıyor… Fakat bu Orman Bakanı kadar beceriksizini çok ender gördüm. Beceriksiz. Tarımı bitirdi. Hayvancılığı bitirdi. Sayesinde orman da bitiyor… Ya ben hayatımda böyle bir pişkinlik, böyle bir vurdumduymazlık, böyle bir beceriksizlik, böyle bir liyakatsizlik görmedim. Görmedim arkadaş! Marmaris yanıyor. Umurlarında değil… Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumlarına olan düşmanlıklarını, o kurumlara olan kinlerini adeta kustular… senin bu aptalca politikaların yüzünden…” şeklindeki ifadelerin, 6112 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde belirlenen; "...,kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez.” hükmünü ihlal ettiği gerekçesiyle yaptırım uygulanmıştır.
Ancak DANIŞTAY ONÜÇÜNCÜ DAİRE, 23/03/2023 tarih ve 2023/520 E., 2023/1378 K. sayılı kararıyla, RTÜK lehindeki Bölge İdare Mahkemesi kararını bozmuştur.
b) Üst Kurulun 15.12.2021 tarih ve 2021/49 sayılı toplantısının, 20 No.lu kararıyla, “h halk” logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluşun “İki Yorum” programında; “Tarih, Erdoğan ve Bahçeli bu ikisini bu ülkeyi yıkan liderler olarak kaydedecek… Bu ülkenin yıkımına ortak oldular… Siz devlet misiniz Allah’ını severseniz. Devlet dediğinin bir kurumu olur, o kurumun bir haysiyeti olur o kurumun bir yaklaşımı olur. O kurumun siyasetten bağımsız bir tavrı olur…19 yıldır buna hazırlanıyorduk. Neye hazırlanıyordun? Yıkmak için mi hazırlanıyordun? Neye hazırlandın tam olarak? Dövizi alıp başını götürecek kadar mı? BAE gibi ne olduğu belli olmayan, Ortadoğu’nun çetesi bir devletin ayağına kadar götürttü seni bu yıkım. Buna mı hazırlanıyordun? Üç kuruş. Türkiye’nin ekonomik olarak işgal edilmesine mi hazırlanıyordun? 19 yıldır tam olarak neye hazırlanıyordun? İşsizlik? Çözemiyorsun. Yoksulluk? Çözemiyorsun. TL değer kaybediyor, çözemiyorsun. O değer kaybının sonunda bütün yüzyıllık emekler iki tane Arap’a üç tane yabancıya peşkeş çekiliyor bunu çözemiyorsun… Kalkıyorsun 19 yılın sonunda ve buna kendin olmadığı gibi sözüm ona devletin diğer kurumlarını da ortak ediyorsun. Bu devlet değil ki bu bir iktidarın aymazlığıdır bu iktidarın bu ülkeyi yıkıma sürüklemesi. Bu Bahçeli ile Erdoğan’ın bu ülkeyi yıkıma sürüklemesine bu üniformalı kendini devlette bir kurumun sözcüsü temsilcisi yetkilisi görenlere de ortak ederek bu resim… Ekonomik olarak işgale uğramadık, bu ülke bir yıkıma sürüklenmedi özür dilerim, derim. İnşallah ben böyle demek durumunda kalırım. Ama demezsek ama bu ülkeyi bir yıkıma sürüklersek, bu fotoğraftaki isimlerle beraber (MGK toplantısından fotoğraf) başta Erdoğan ve Bahçeli ve bu fotoğraftaki resimdeki olanların tamamı bu ülkeyi yıkanlar olarak bu ülkenin tarihinde yerini alacaklar… Her birinin adını her birinin resmini bu ülkenin tarihi bu ülkeyi yıkıma sürükleyenler olarak kaydedecektir” şeklindeki söylemlerin, 6112 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde belirlenen; "...kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez."” hükmünü ihlal ettiği gerekçesiyle, yaptırım uygulanmıştır.
Kuruluşun yargı sürecini başlatması üzerine; Ankara 12. İdare Mahkemesi, 28/11/2022 tarih ve E:2022/527, K:2022/2541 sayılı kararlıyla, söz konusu sözlerin, “demokratik bir ülkede basının haber verme ve halkın haber alma özgürlüğü kapsamı içerisinde olduğu” gerekçesiyle, işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varmış ve dava konusu Üst Kurul Kararını iptal etmiştir. Ankara BİM 10. İdari Dava Dairesi de, RTÜK’ün istinaf başvurusunu reddetmiştir.
Nihayetinde, DANIŞTAY ONÜÇÜNCÜ DAİRE, 27/09/2023 tarih ve E:2023/2034, K:2023/3773 sayılı kararıyla, yayın kuruluşunun lehine verilen Bölge İdare Mahkemesi kararını, oybirliğiyle ONAMIŞ ve RTÜK’ün temyiz istemini reddetmiştir.
c) Üst Kurul tarafından, 15/12/2021 tarih ve 2021/49 sayılı toplantının 18 No.lu kararıyla; "TELE 1" logolu medya hizmet sağlayıcıda, 19/11/2021 tarihinde yayınlanan "Demokrasi Arenası" adlı programda, Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Engin Altay tarafından;
“Recep Tayyip Erdoğan bence diktatör… Bu bile Türkiye'yi nasıl birinin yönettiğinin çok basit, en yalın örneğidir. Ama bilinsin ki 84 milyon da ondan davacı. Ve bu mahkemenin görüleceği bir gün var. Ben o günü çok yakın olduğunu, o güne az kaldığına inanıyorum ve Türkiye'nin ilk seçimlerinde salt bir diktatörden kurtuluyor olmayacağız, Türkiye'nin ilk seçimlerinde Türkiye ikinci Kurtuluş Savaşı'nı da kazanmış olacak. Birinci Kurtuluş Savaşı'mızı emparyalist devletlere ve onların yerli işbirlikçilerine karşı yaptık, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde bir Kemal bu savaşı yaptı, şimdi başka bir Kemal de devlete çöreklenen haramilerden ve Allah ile aldatanlardan devleti kurtarmak için bir savaş veriyor.”
şeklindeki ifadelerin kullanılmasının, 6112 sayılı Kanun'un 8. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde yer alan Yayın Hizmetleri “... kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez." ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle, yaptırım uygulanmıştır.
Ancak DANIŞTAY ONÜÇÜNCÜ DAİRE, 14/05/2025 tarihinde (E:2023/1218, K:2025/1965), Ankara BİM 10. İdari Dava Dairesinin kararını, oy birliğiyle BOZMUŞTUR.
Bozma gerekçesinde; “…Siyasetçilerin ve hükümette bulunanların kişilik hakları ve özel hayatları ise, ifade özgürlüğü karşısında en az korunan alanlardan biridir… Uyuşmazlık konusu program yayınında ihlale konu edilen ifadelerin açıkça siyasi nitelikte olduğu, politik alanda kaldığı, Cumhurbaşkanı'nın özel hayatına yöneltilmediği, konuğun kendi bakış açısı ile yaptığı yorum ve ağır eleştiri niteliğinde olduğu, hakaret veya kişisel saldırı olarak nitelendirilemeyeceği, nitekim YARGITAY 18. CEZA DAİRESİNİN 25/09/2017 tarih ve E:2015/38212, K:2017/9587 kararının da, aynı ifadelerin eleştiri niteliğinde olduğu, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmadığından hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı yönünde olduğu; ayrıca söz konusu ifadelerin kışkırtıcı, sert ve saldırgan olduğu varsayılsa dahi, her iki tarafın siyasi birer figür oldukları da göz önünde bulundurularak, siyasetçilerin eleştirilere diğer kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği de dikkate alındığında, davacının basın özgürlüğüne yapılan müdahalenin, ‘başkalarının şöhret ve haklarının’ korunması için demokratik bir toplumda gerekli bir müdahale olmadığı sonucuna varılmıştır.” şeklinde hüküm verilmiştir.
Bu kararların işaret ettiği nokta; siyasetçiler, iktidar politikaları veya olgusal temeli bulunan siyasi tartışmalar söz konusu olduğunda, medya hizmet sağlayıcı kuruluşlarda program sunucuları ya da program konuğu siyasetçi ve gazeteciler için ifade özgürlüğünün daha geniş yorumlanması gerektiğidir.
TBMM’de, sandalye sayısı açısından ikinci büyük partinin temsilcisinin, toplumun geleceğini ilgilendiren bir konudaki açıklamalarının, canlı yayında ekrana taşınması, demokratik toplumlarda basının öncelikli görevleri arasındadır. Ancak; siyasi tartışmalar kapsamında uygulanan yaptırımlar, medya hizmet sağlayıcıları farklı siyasi düşünceleri ekrana taşıma konusunda tereddüte düşürecek, ifade özgürlüğü ve düşünce çeşitliliğinin sağlanması zora girecektir.
Siyasi tartışmalarda ifade özgürlüğünün çerçevesine ilişkin, Anayasa Mahkemesi’nin Tansel Çölaşan Başvurusu’na (B.No: 2014/6128, 7/7/2015) ilişkin kararı, örnek niteliğindedir.
Kararda, siyasi tartışma özgürlüğü, demokratik sistemlerin temel ilkesi olarak nitelendirilmiş ve “64- İfade özgürlüğü büyük ölçüde eleştiri özgürlüğünün güvence altına alınmasını hedeflemektedir ve düşüncelerin açıklanması ve yayılması sırasında kullanılan ifadelerin sert olması doğal karşılanmalıdır. Öte yandan siyasi tartışma özgürlüğünün “tüm demokratik sistemlerin temel ilkesi” (bkz. Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986, § 41-42) olduğu göz önüne alındığında diğer ifade türlerine nazaran, başvuru konusu konuşmalardaki gibi siyasal politikaları ve siyasileri eleştiren, siyasi politikaları veya açıklamaları muhalif bir tarzda ele alan siyasi ifade özgürlüğüne ayrıca önem vermek gerekmektedir.
65- Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrası, siyasi ifadeler ile kamuyu ilgilendiren ifadelere yönelik pek az bir sınırlamaya yer vermektedir. Siyasi bir tartışmayı savunmak demokratik toplumun temel bir unsurudur. Bu sebeple zorlayıcı nedenler olmadıkça siyasi ifadeye kısıtlama getirilmemesi gerekir (örnek bir AİHM kararı için bkz. Feldek/Slovakya, B. No: 29032/95, 12/7/2001, § 83).” görüşüyle, siyasi tartışmaya özel güvence getirilmiştir.
Bu nedenlerle, Kurul çoğunluğunun yaptırım uygulanması yönündeki kararı, hukuken isabetli ve haklı değildir, Anayasa Mahkemesi kararlarıyla da çelişmektedir.
5- İfade özgürlüğü alanında uzmanlaşmış insan hakları avukatı Dominika Bychawska-Siniarska tarafından hazırlanan “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında İfade Özgürlüğünün Korunması” el kitabında da, gazeteciler tarafından yapılan eleştirel nitelikteki değer yargılarına ilişkin hususlar şu şekilde açıklanmaktadır:
“Değer yargıları bir durum ya da olaya ilişkin bakış açısı ya da kişisel değerlendirmeler olup doğru ya da yanlış olduklarını kanıtlanmak mümkün değilse de, bir değer yargısının dayanağı olan altı çizilen gerçeklerin doğru ya da yanlış olduğu kanıtlanabilir. Aynı şekilde, Dalban davasında Mahkeme, ‘gerçekliğini kanıtlamaksızın eleştiri niteliğinde değer yargısı ifade etmesinin engellenmesi, bir gazeteci için kabul edilemez olacaktır’ demiştir¹⁹⁸ (Dalban/Romanya, 28 Eylül 1999 [BD]).
Sonuç olarak, doğrulanabilecek bilgi ya da verilerle birlikte, ‘doğruluğu ispatlamaya’ tabi tutulamayacak değer yargıları, eleştiri ya da spekülasyonlar 10. madde kapsamında korunmaktadır. Ayrıca, değer yargıları, özellikle de siyaset alanında ifade edilenler, çok önemli olan görüş çoğulculuğunun gereği olarak demokratik bir toplum için özel bir korumadan yararlanırlar” (S.86).
https://www.anayasa.gov.tr/media/7448/10_avrupa_insan_haklari_sozlesmesi_kapsaminda_ifade_ozgurlugunun_korunmasi.pdf (E.T.:08.12.2025)
Anayasa Mahkemesi de, basın ve ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda basına yönelik müdahalelere ilişkin pek çok kararında “Demokratik Toplum Düzeninin Gereklerine Uygun Olma ve Ölçülülük” tanımlaması getirmekte ve çerçeveyi “...temel hak ve özgürlükleri sınırlayan tedbir, bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde olmalıdır. Bu koşulları taşımayan bir tedbir, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez” şeklinde çizmektedir (Bekir Coşkun, § 51; Mehmet Ali Aydın, § 68; Tansel Çölaşan, B. No: 2014/6128, 7/7/2015, § 51).
Demokrasinin sağlıklı işlemesi için yaşamsal öneme sahip olan basın ve ifade özgürlüğünün etkin bir şekilde kullanılabilmesi için, medya hizmet sağlayıcı kuruluşlara yönelik düzenleme ve denetim işlerinde çok hassas olunması, bu özgürlüklere en yüksek güvencenin sağlanması zorunludur. 6112 sayılı Kanun’un temel hedeflerinden biri de ifade özgürlüğü ve halkın haber alma hakkı ile düşünce çeşitliliğinin sağlanmasıdır. Üst Kurulun da basın ve ifade özgürlüğüne müdahale ederken bu bilinç ve duyarlılıkta hareket etmesi, demokrasinin kökleşmesi ve gelişmesi için zorunludur.
Ancak son dönemde, tarafsızlık ilkesinin ihlal edildiği, eleştiri sınırlarının aşıldığı veya halkın kin ve düşmanlığa tahrik edildiği gerekçeleriyle, hep aynı kuruluşların sıklıkla yaptırıma uğradığı görülmektedir ve bu kuruluşlardan biri de “SZC” logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluştur. Kuruluşun çoğunlukla eleştiri sınırının aşıldığı gerekçesiyle çok sayıda idari yaptırımla karşılaşması, hakkaniyetli ve rasyonel bir tutum olmaktan uzaktır. Bu durum, yayıncı kuruluşun basın ve ifade özgürlüğü konusunda çok hassas ve adil davranılmadığı algısını doğurmakta, tarafsız olması gereken Üst Kurulun yaptırım kararlarını sorgulanır hale getirmektedir. Çok sesliliği boğan, yorum ve eleştiri hakkını cendereye alan bu durum sürdürülebilir değildir. Hak ve özgürlüklere keyfi müdahale hukuk devletlerinde ve çağdaş demokrasilerde kabul gören bir durum değildir.
6- İfade özgürlüğü; insan hakları hukuku belgelerinde ve Anayasalarda, temel haklar ve ödevler kategorisinde, birinci kuşak haklar arasında yer almaktadır. Bu nedenle çoğulcu demokrasilerde ifade özgürlüğü; herkes için geçerli, özüne dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez bir hak ve yaşamsal önemde bir özgürlük niteliğinde, çoğulcu ve Anayasal demokrasilerin temel taşlarındandır. İnsanların serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği fikir ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve serbestisi, ifade özgürlüğü şemsiyesi altındadır ve sadece düşünce ve kanaat sahibi olmayı değil, “düşünce ve kanaatleri açıklama/yayma” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Ayrıca Anayasa’ya göre; ifade tarzları, biçimleri ve araçları da bu özgürlük alanındadır.
Anayasa’nın 25’inci maddesinde “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlığı altında yer alan “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” ve 26’ncı maddesinde “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlığı altında yer alan “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.” hükümlerinden anlaşılacağı üzere ifade hürriyeti, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile de güvence altına alınmaktadır. Anayasa’nın “Basın Hürriyeti” başlıklı 28’inci maddesinde düzenlenen “Basın hürdür, sansür edilemez.” ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3’üncü maddesinde yer alan “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.” hükümleri ise basın hürriyetinin güvence altına alındığını göstermektedir.
Anayasamızın 90. maddesine göre usulüne uygun şekilde yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bu kapsamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de kanun hükmünde sayılmaktadır. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10’uncu maddesinde yer alan “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar...” düzenlemesi ile ifade özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir.
7- Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi pek çok kararında, kamu otoriteleri, ülke yöneticileri, siyasi partiler, yargı gibi kamu kurumları söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini kabul etmiştir (Ali Suat Ertosun, B. No: 2013/1047, 15/4/2015, § 66; Zübeyde Füsun Üstünel ve Diğerleri, § 102).
Anayasa Mahkemesinin, “kamu görevlilerine eleştiriler” bağlamında alınan kararlarına bakıldığında, ifade özgürlüğünün oldukça geniş bir şekilde koruma altına alındığı görülmektedir. Anayasa Mahkemesi’ne göre “Belediye veya belediye başkanı kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorundadır. Sağlıklı bir demokrasi, kamu gücünü kullanan bir organın yalnızca yargı organları tarafından denetlenmesini değil, aynı zamanda sivil toplum örgütleri, medya ve basın veya siyasi partiler gibi siyasal alanda yer alan diğer aktörlerce de denetlenmesini gerektirir” (Ali Rıza Üçer (2), B. No: 2013/8598, 2/7/2015, § 55).
Yine başka bir Anayasa Mahkemesi kararında da; siyasetçilerin, kamuoyunca tanınan kişilerin ve kamusal yetki kullanan görevlilerin, gördükleri işlev nedeniyle daha fazla eleştiriye katlanmak durumunda oldukları ve bunlara yönelik eleştirinin sınırlarının çok daha geniş olduğu vurgulanmıştır (Ergün Poyraz (2), § 58).
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun temel taşlarından ve toplumun ilerlemesinin ve bireylerin gelişmesinin temel şartlarından biridir. İfade özgürlüğü sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsenmeyen ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için değil, Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Demokratik toplumun olmazsa olmaz koşullarını oluşturan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirmektedir (Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976).
Ayrıca yine AYM ve AİHM; siyasetçiler, bürokratlar ve kamuoyunca tanınan kişilerin, kendilerine ilişkin söylemlerde, ortaya çıkacak kamusal yarar sebebiyle sert, ağır ve hatta incitici de olsa eleştirilere açık olmalarına hükmederken, bu kişilerin yazılı ve görsel basını kullanarak, her türlü eleştiriye cevap verebilecek olanaklara sahip olduğuna vurgu yapmaktadır.
Yine AİHM’nin yerleşik içtihatlarında da belirttiği gibi, hükümetler kullandıkları kamu gücünden dolayı kendilerine yöneltilmiş en ağır eleştirileri bile hoşgörü ile karşılamak zorundadır. Sağlıklı bir demokrasi, bir hükümetin yalnızca yasama organı veya yargı organları tarafından denetlenmesini değil, aynı zamanda sivil toplum örgütleri, medya ve basın veya siyasi partiler gibi siyasal alanda yer alan diğer aktörlerce de denetlenmesini gerektirir (Castells/İspanya, B. No: 11798/85, 23/04/1992, §46).
Siyasi arenada, özellikle kamusal yarar taşıyan konularda, tarafların tümünün açıklamalarının kamuoyuna ulaştırılması, basının görev ve sorumluluğu kapsamındadır. Özellikle siyasi parti başkanları ve yöneticilerinin sözlerini sansürlemeden vermek, gazetecilik ve habercilik sorumluluğunun bir gereğidir. Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında vurguladığı üzere; basın özgürlüğü, yalnızca bilgi aktarma değil, kamu gücünü elinde bulunduranlara karşı eleştiri yapma ve eleştiri taşıyan açıklamaları aktarma özgürlüğünü de kapsar.
Bu noktada belirtmek gerekirse; 6112 sayılı Kanun kapsamında yer alan ve yaptırım uygulanan, “…kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez.” hükmü, medya hizmet sağlayıcılara, kişilerin şeref ve itibarını zedeleyici, iftira veya hakaret içerikli yayın yapılmaması yükümlülüğünü getirmektedir. Ancak bu hüküm, Üst Kurul tarafından siyasal eleştiri sınırlarını daraltacak şekilde yorumlanmamalı; eleştiri ve hakaret arasındaki ayrım, yargı kararları doğrultusunda ve ifade özgürlüğünün demokratik işlevi göz önüne alınarak yapılmalıdır.
Yukarıda örneklerini verdiğim kararlardan anlaşılacağı üzere; hem ulusal hem uluslararası hukukta ifade özgürlüğü açık biçimde güvence altına alınmakta, özellikle siyasi tartışmalar ve siyasilere yönelik eleştiriler söz konusu olduğunda, kışkırtıcı, rahatsız edici nitelikteki ifadeler bile basın ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmektedir. CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş’ın ifadelerinin de, politik alanda kalan değerlendirmeler olduğu, aşağılama, iftira ya da hakaret içermediği görülmektedir. Dolayısıyla, siyasal içerikli yorum programlarında sarf edilen sert eleştirilerin, yüksek yargı kararlarında ısrarla vurgulandığı gibi, hoşgörüyle karşılanması gereken kamusal söylemler kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve bu çerçevede de “SZC” logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluşun, kamusal sorumluluk anlayışına aykırı bir tutumunun olmadığı açıktır.
Sonuç itibarıyla, yaptırıma konu ifadeler bütünlüğü ve bağlamı içinde değerlendirildiğinde; resmi verilere dayanılarak yapılan siyasi eleştiriler olduğu, politik alanda kaldığı, programda siyasi kişileri doğrudan hedef alan küçük düşürücü, aşağılayıcı ya da hakaret, küfür ve iftira içerikli ifadelerin yer almadığı, olgusal temeli olan eleştirel değer yargısı niteliğindeki değerlendirmeler nedeniyle yaptırım uygulanmasının, kamusal yararı bulunan serbest tartışmayı ve özgürce kanat oluşumunu engelleyici olacağı, ayrıca 6112 sayılı Yasa kapsamında ihlal oluşturan bir hususun bulunmadığı gerekçeleriyle, karara karşı oy kullandım. 11.12.2025


