Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun 03.10.2025 tarihli toplantısında, Meltem TV logolu medya hizmet sağlayıcı kuruluşta 20.08.2025 tarihinde yayınlanan "Eylül Han ile Gündem Özel" isimli program nedeniyle, yayıncı kuruluşa 6112 sayılı Kanun’un 8'inci maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi uyarınca %3 oranında ve 195.543,00 TL tutarında idari para cezası verilmesine oy çokluğuyla karar verilmiştir. Söz konusu karara aşağıda izah ettiğim gerekçelerle katılmıyorum:
Söz konusu yayında, CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz'ın Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı üzerinden yürütülen ticarete dair kamuoyuyla paylaştığı ciddi iddialar haberleştirilmiştir. İddiaların merkezinde, 21 Mayıs 2014 ile Eylül 2018 tarihleri arasında Irak Bölgesel Kürt Yönetiminden alınan 2 milyar 320 milyon dolarlık taşıma ücretinin akıbeti yer almaktadır. Bu meblağın, uluslararası sermayenin tipik bir vergi cenneti olan Jersey Adası'nda kurulan "Turkish Energy Company" isimli bir şirkete aktarıldığı , yalnızca 904 milyon dolarının Türkiye'de BOTAŞ'a ulaştığı ve geriye kalan 1 milyar 416 milyon doların kayıp olduğu öne sürülmüştür. Ayrıca Türkiye'nin uluslararası tahkim mahkemesince 1 milyar 324 milyon dolar cezaya çarptırıldığı da ifade edilmiştir. Bu mesele, basit bir siyasi atışmanın ötesinde, kamusal kaynakların ve toplumsal zenginliğin küresel sermaye ağları (vergi cennetleri, offshore şirketler) üzerinden nasıl yönetildiğiyle ilgili yapısal ve ekonomik bir sorundur. Program sunucusunun haberin ardından kullandığı, "Yeniden biz vatandaşlar taşın altına elimizi koyalım demek istemiyoruz. Birilerinin yaptıkları cezasız kalmamalı." şeklindeki ifadeleri, zararların toplumsallaştırılıp kârların özelleştirilmesine karşı geliştirilmiş kamusal faydayı önceleyen bir gazetecilik refleksidir. 58 milyar liralık bir kaynağın hesabını sormak, medyanın "dördüncü güç" olmaktan kaynaklanan en temel varlık nedenidir. Üst Kurul kararı ve bu karara dayanak teşkil eden uzman raporu, yayıncının "tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk" ilkelerini ihlal ettiğine hükmederken , elindeki yegâne "mutlak gerçeklik" ölçütü olarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin (DMM) 185 sayılı bültenini referans almıştır. İlgili bültende iddiaların dezenformasyon olduğu , TEC şirketinin devlet şirketi olduğu ve Sayıştay tarafından denetlendiği , BOTAŞ'ın hasılatının 1,48 milyar dolar olduğu ve buharlaşmanın söz konusu olmadığı ifade edilmiştir. Ancak, yürütme erkinin bir birimi tarafından yayınlanan bültenlerin medyadaki tartışmaları sonlandıracak mutlak, tartışılamaz ve yargısal bir gerçeklik olarak kabul edilmesi demokratik toplum yapısıyla bağdaşmaz. Basının görevi, iktidarın ürettiği verileri olduğu gibi kabullenip halka aktaran bir "devlet bülteni" işlevi görmek değil; bu verilerin arkasındaki güç ilişkilerini, sermaye birikim modellerini ve ekonomi-politik tercihleri sorgulamaktır. Vergi cennetlerinde kurulan kamu şirketlerinin şeffaflığı, heterodoks ve toplumcu bir ekonomi politikasının en meşru tartışma zeminlerinden biridir. DMM bülteninde tahkim davasında Türkiye'nin tazminat ödemesine hükmedildiği de bizzat kabul edilmiştir. Ortada devasa bir kamu zararı ihtimali varken, gazetecinin buna tepki göstermesi tarafsızlığın ihlali değil, kamu yararının bizzat tarafı olmaktır.
Soruşturma/yargılama süreçleriyle ilgili haber ve yorumlarda, medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar kadar, RTÜK’ün de çok hassas davranması gerektiği açıktır. Kamuoyuna yansıyan olayların tüm yönleriyle aydınlatılabilmesi için basın özgürlüğünün en geniş şekilde kullanılabileceği ortamın oluşturulması zorunludur. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi’nin Özgür Boğatekin Başvurusu’na ilişkin (B. No: 2020/23730) 14/6/2023 tarihli kararı; gazetecilerin kimi iddiaları gündeme taşıması ve yanıt araması faaliyetinin çerçevesine ilişkin büyük önem taşımaktadır. Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde, şu görüşler yer almıştır:
… Başvurucu, bir gazeteci olarak toplumun sözcülüğünü yapmış ve yüksek sesle dile getirilen söylentileri kışkırtıcı bir üslupla ifade etmiştir. Başvurucunun iddiasının olgusal temelinin ilçede yürütülen projeler olduğu ortadadır. Bununla birlikte projeler hakkında çıkan söylentilerin varlığını bir beyanın doğruluğunu kanıtlayan savcı gibi ispat etmesi başvurucudan beklenemez. Burada sözü edilen araştırma yükümlülüğü somut gerçeklik anlamında değil yayının yapıldığı andaki olayın ortaya çıkma biçimine uygunluk olarak anlaşılmalıdır. (benzer değerlendirmeler için bkz. Orhan Pala, B. No: 2014/2983, 15/2/2017, § 51; Uğurlu Gazetecilik Basın Yayın Matbaacılık Reklamcılık Ltd. Şti (2) [GK], B. No: 2016/12313, 26/12/2019, § 52).
...Yeterli olgusal temelleri olduğu müddetçe bireyleri yahut toplumu ilgilendiren olaylar hakkında çıkan söylentilerin haberleştirilmesi de cezalandırılamaz. Dahası söz konusu duyumlar hakkında yetkilileri doyurucu açıklama yapmaya çağırmanın sağlıklı bir demokraside cezalandırma konusu olması düşünülemez. Kaldı ki köşe yazılarında başvurucu, kesin ifadeler kullanmak yerine yazılarında yer alan iddiaların birer söylenti olduğunu ifade etmiş; iddiaların doğruluğuna ilişkin olarak kendisinin hiçbir şüphesi bulunmadığı algısını yaratacak bir dil kullanmamıştır (benzer değerlendirmeler için bkz. Mehmet Ali Yılmaz, B. No: 2019/21052, 15/3/2022, § 37).”
…Gazetecilerden bir beyanın doğruluğunu kanıtlamakla yükümlü savcı gibi hareket etmelerini beklemek aşırı yüksek bir ispat külfeti getirir ve böyle bir mükellefiyet sanık veya davalı olarak yargılandıkları davalarda hakkaniyete uygun düşmeyen sonuçlara ulaşılmasına neden olabilir. Bu sebeple somut davada başvurucunun bir gazeteci olarak yeterince sorumlu bir şekilde davrandığını kabul etmek gerekir (Orhan Pala, 2014/2983, 15/2/2017, §51).
Görüleceği üzere; Anayasa Mahkemesi, olgusal temeli bulunan konularda söylentilerin bile haberleştirilmesine olanak tanımaktadır Bu açık duruma rağmen; Anayasa Mahkemesi’nin, gazeteciliğin çerçevesine ilişkin kararı dikkate alınmaksızın verilen yaptırım kararı, hukuka aykırıdır, ifade ve basın özgürlüğünü daraltıcı niteliktedir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, 6112 sayılı Kanun'un 8'inci maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendini, siyasi ve ekonomik gücü elinde bulunduranların şeffaflık taleplerinden kaçınması için bir zırh olarak kullanmamalıdır. Bir televizyon sunucusunun "her şeyin normalleştirilmesine karşıyız" diyerek toplumsal bir itirazı dile getirmesi, izleyicinin özgürce kanaat edinmesine engel olmak bir yana, hegemonik anlatının dışında alternatif bir okuma sunarak kanaat çeşitliliğini besler. Gücün ve sermayenin nasıl paylaşıldığına dair yürütülen haklı bir araştırmacı gazetecilik faaliyetinin, resmi kurum açıklamaları kalkan yapılarak cezalandırılması, halkın haber alma hakkına ve medyanın sermaye-iktidar ilişkilerini denetleme görevine ağır bir müdahaledir. Bu nedenle, Meltem TV’ye verilen idari para cezası kararına katılmıyor, işbu karşı oyu kamuoyunun ve Üst Kurulun dikkatine sunuyorum.


