İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığının 06.11.2024 tarih ve 81 sayılı yazısına konu, ABC Radyo Televizyon ve Dijital Yayıncılık A.Ş. unvanlı, TELE 1 logosuyla yayın yapan medya hizmet sağlayıcı kuruluşta 04.11.2024 tarihinde saat 20:00'da Emre Kongar ve Merdan Yanardağ'ın ortak sunumlarıyla canlı olarak yayımlanan "18 Dakika" adlı programda yer alan ifadeler nedeniyle 6112 sayılı Kanun'un 8'inci maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinin ihlal edildiği gerekçesiyle, Kanun'un 32'nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca yayıncı kuruluşa üst sınırdan idari para cezası uygulanmasına oy çokluğu ile karar verilmiştir. Aşağıda ayrıntılı şekilde açıklayacağım gerekçelerle bu karara katılmıyorum.
Yayının ve Söz Konusu İfadelerin Niteliği
Yaptırıma konu olan yayında, Türkiye gündeminin en önemli başlıklarından biri olan, halkın oyuyla seçilmiş belediye başkanlıklarına kayyım atanması işlemleri ele alınmaktadır. Programın canlı yayımlandığı 04.11.2024 tarihinde Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'in görevden alınarak yerine kayyım atanması ve belediye meclisinin feshedilmesi ülke gündemindedir. Programda yorumcu Prof. Dr. Emre Kongar ile gazeteci Dr. Merdan Yanardağ, bu güncel siyasi gelişmeyi tarihsel ve kuramsal bir çerçeveye oturtarak yorumlamıştır. Yapılan değerlendirmelerin tamamı, hâlihazırda kamuoyunda tartışılmakta olan bir kamusal meseleye ilişkin siyasi yorum ve değer yargısı niteliğindedir. "Eleştiri sınırlarının aşıldığı", "suçlayıcı", "manipülatif" olarak nitelendirdiği ifadeler, hukuk devletinin geriletildiği, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulmadığı, yargı kararlarının uygulanmadığı yönündeki olgusal temele dayanan değerlendirmelerdir. Bu değerlendirmelerin tartışmaya açık olabileceği, herkes tarafından paylaşılmayabileceği şüphesizdir. Ancak bu durum, söz konusu yorumların eleştiri sınırları dışına taşıdığı anlamına gelmez. Tam tersine, demokratik bir toplumda iktidar uygulamalarının sert biçimde de olsa eleştirilebilmesi, basın özgürlüğünün özünü oluşturur.
Konunun Yüksek Kamusal Yarar İçeren Tartışmalı Bir Mesele Olması
Bahse konu programda tartışılan kayyım atamaları, sadece yayıncı kuruluşun ya da iki yorumcunun değil; siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin, hukukçuların, baroların ve toplumun çok geniş kesimlerinin yoğun biçimde tartıştığı, mahkemelere taşınmış, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelmiş bir meseledir. Halkın seçtiği temsilcilerin görevden uzaklaştırılması, demokratik temsilin kalbine ilişkin bir mesele olarak doğası gereği geniş bir kamuoyu tartışmasına konu olur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yerleşik içtihatlarında, kamuyu yakından ilgilendiren konularda yapılan tartışmalarda ifade özgürlüğüne sınırlama getirilmesinin son derece dar yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır. AİHS'in 10. maddesinin 2. fıkrası, ifade özgürlüğüne getirilebilecek sınırlamaları sayar. Ancak AİHM, bu sınırlamaların birer "istisna" olduğunu ve bu nedenle dar bir biçimde yorumlanması gerektiğini belirtir. Mahkemeye göre, kamu yararı taşıyan meselelerde ifade özgürlüğüne yapılacak müdahaleler, ancak "zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaç" varlığında ve son çare olarak başvurulabilecek araçlarla yapılabilir. Söz konusu yayında ele alınan mesele, demokratik temsil hakkı, hukuk devleti ve halk iradesinin korunması gibi en temel anayasal değerlere ilişkin olduğundan, ifade özgürlüğüne yapılan müdahale en dar biçimde yorumlanmalıydı.
İktidara ve Kamu Politikalarına Yönelik Eleştirilerde İfade Özgürlüğünün Genişletilmiş Sınırları
Programda yapılan değerlendirmeler, doğrudan iktidar partilerinin politikalarına ve uygulamalarına yöneliktir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başta Castells/İspanya (Başvuru No: 11798/85, 23.04.1992) kararı olmak üzere pek çok kararında, hükümete yönelik eleştirilerin sınırlarının, sıradan bir vatandaşa ve hatta bir politikacıya yönelik eleştirilere göre çok daha geniş olduğunu vurgulamıştır. Mahkemeye göre, hükümetler, kullandıkları kamu gücü nedeniyle kendilerine yöneltilen en sert eleştirileri dahi hoşgörü ile karşılamak zorundadır. Anayasa Mahkemesi de Bekir Coşkun (B. No: 2014/12151, 04.06.2015) ve Ali Rıza Üçer (2) (B. No: 2013/8598, 02.07.2015) başvurularında benzer ilkeleri benimsemiştir. Yüksek Mahkemeye göre, kamu gücünü kullanan organların eylem ve ihmalleri, yalnızca yasama ve yargı tarafından değil; aynı zamanda sivil toplum, basın ve siyasi muhalefet tarafından da denetlenmelidir. Bu denetimin kullandığı temel araçlardan biri, yorum programları aracılığıyla kamuoyuna sunulan değerlendirmelerdir. Kongar ve Yanardağ'ın programda dile getirdiği görüşler, iktidar nezdinde rahatsız edici bulunabilir, hatta sert ve kırıcı bulunabilir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Handyside/Birleşik Krallık (Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976) kararından bu yana yerleşik hale gelmiş ilkeye göre, ifade özgürlüğü yalnızca hoş karşılanan ya da zararsız sayılan bilgi ve düşünceleri değil; "şok eden, rahatsız eden ya da kaygı uyandıran" düşünceleri de korumaktadır. Çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği budur ve bunlar olmaksızın "demokratik bir toplum"dan söz edilemez.
Olgusal Temele Dayanan Değer Yargılarının Korunması
Program sunucularının dile getirdiği değerlendirmelerin önemli bir bölümü, doğrulanabilir olgulara dayanmaktadır. 2016'da pek çok belediyeye kayyım atandığı, 2024 yerel seçimlerinin ardından bazı belediyelere yeniden kayyım atandığı, 16 Nisan 2017 referandumu ile hükümet sisteminin değiştirildiği, Anayasa Mahkemesi'nin bazı kararlarının uygulanmasında sorunlar yaşandığı kamuoyu önünde tartışılan ve belgelenebilir olgulardır. Bu olgular ışığında yapılan değerlendirmeler, salt iddialar değil; olgusal temeli olan değer yargılarıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Lingens/Avusturya (Başvuru No: 9815/82, 08.07.1986) kararından itibaren, olgu beyanları ile değer yargıları arasında temel bir ayrım gözetmektedir. Olgu beyanlarının doğruluğu kanıtlanabilirken, değer yargıları için aynı şey söz konusu değildir; ancak değer yargılarının da yeterli olgusal temele dayanması gerekir. Programda dile getirilen değerlendirmeler, bu kıstası fazlasıyla karşılamaktadır.
Yaptırımın Caydırıcı Etkisi ve Otosansüre Yol Açma Riski
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başta Cumpana ve Mazare/Romanya (Başvuru No: 33348/96) ile Mahmudov ve Agazade kararları olmak üzere pek çok kararında, gazetecilere yönelik yaptırımların doğal sonucu olarak ortaya çıkan "caydırıcı etki" tehlikesine dikkat çekmiştir. Mahkemeye göre, kamu yararı taşıyan konularda haber yapan ve yorumda bulunan gazeteciler, yaptırım korkusu nedeniyle bu sorumluluklarını yerine getirmekten çekinme eğilimine girebilirler. Bu durum, yalnızca o gazeteciyi değil, bir bütün olarak basın özgürlüğünü zedeler. Üst Kurul'umuzun, üst sınırdan (yüzde 3 oranında) idari para cezası şeklinde uyguladığı yaptırım, salt yayıncı kuruluşa değil; ülkemizdeki tüm medya hizmet sağlayıcı kuruluşlara ve gazetecilere yönelik bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu mesajın açık sonucu, kamusal meseleler hakkında yapılacak siyasi yorumların kısıtlanması sonuçta otosansürün kurumsallaşmasına hizmet edecektir. 6112 sayılı Kanun'un 37'nci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi, Üst Kurul'a açıkça "yayın hizmetleri alanında ifade ve haber alma özgürlüğünün, düşünce çeşitliliğinin korunması amacıyla gerekli tedbirleri almak" görevi yüklemektedir. Söz konusu yaptırım kararı, bu yasal görevle bağdaşmadığı gibi, doğrudan onunla çelişmektedir.
Sonuç
Yukarıda ayrıntılı olarak açıkladığım gerekçelerle, yaptırıma konu yayında dile getirilen ifadelerin, kamuyu yakından ilgilendiren bir mesele hakkında yapılan ve olgusal temeli bulunan değer yargıları niteliğindedir. Söz konusu ifadelerin, başta Anayasa'nın 26 ve 28'inci maddeleri, 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 3'üncü maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10'uncu maddesi olmak üzere ulusal ve uluslararası mevzuat çerçevesinde basın ve ifade özgürlüğü kapsamında korunması gerekmektedir. İfadelerin, hükümete ve iktidara yönelik siyasi eleştiri niteliği taşıdığı; bu nedenle hoş görü gösterilmesi gereken eleştiri alanının çok daha geniş olduğu açık bir durumdur. Söz konusu ifadelerin, kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliği taşımadığı; dolayısıyla 6112 sayılı Kanun'un 8'inci maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendi kapsamında bir ihlalin bulunmadığı düşünüyorum. Mevcut olmayan bir ihlalden hareketle, kanunun öngördüğü üst sınırdan idari para cezası uygulanmasının açıkça orantısız olduğu; bu yaptırımın yayıncı kuruluş üzerinde ve genel olarak medya alanında ağır bir caydırıcı etki yaratacağı, otosansüre zemin hazırlayacağı ve düşünce çeşitliliğini zedeleyeceği sebebiyle söz konusu yaptırımın, 6112 sayılı Kanun'un 37'nci maddesinin (a) bendinde Üst Kurul'a yüklenen "yayın hizmetleri alanında ifade ve haber alma özgürlüğünün, düşünce çeşitliliğinin korunması" görevi ile çelişeceği gerekçeleriyle çoğunluk görüşüne katılmıyor ve karara karşı oy kullanıyorum.


